BÖLÜM 10 - PARAZITLERIN DOĞASI
- Kötülük, göreceli bir kavramdır, dedi İdris. Bir aslan, bir ceylanı avladığında kötü müdür? O sadece doğasını takip eder. O varlıklar da öyle. Onlar, bizim gerçekliğimizin bir alt katmanında, bir yankı boyutunda yaşarlar. Bizim güçlü duygularımız, özellikle de korku ve öfke, onların boyutuna sızar ve onlar için bir besin kaynağı olur. Binlerce yıldır bizimle birlikte evrimleştiler. Onlar, insanlığın gölgesidir. Ne zaman bir yerde büyük bir acı, büyük bir savaş, büyük bir korku yaşansa, onlar oraya üşüşürler. Ve bu şehir... Bu şehir, büyük acıların ve büyük zaferlerin başkentidir. Toprağı, anılarla ve duygularla doludur. Onlar için bir ziyafet sofrasıdır.
Aras, elindeki nesneyi tezgâhın üzerine koydu.
- Bu şey... Onları çekti.
- Hayır, dedi İdris. Bu şey, senin onları fark etmeni sağladı. Onlar her zaman oradaydı. Ama sen, bir radyo gibi, sadece tek bir istasyona, yani fiziksel dünyaya ayarlıydın. Bu Anahtar, senin frekans aralığını genişletti. Artık diğer istasyonlardan gelen parazitleri de duyabiliyorsun. Şimdi öğrenmen gereken, o parazitleri filtreleyip, asıl yayını, yani o ilk fısıltıyı net bir şekilde duymak.
- Nasıl? diye sordu Aras çaresizce. Ben bir bilim adamıyım, bir şaman değil.
- Bilim ve büyü, aynı dağın iki farklı yamacından zirveye tırmanmaya benzer, dedi İdris, ayağa kalkarak. Yolları farklıdır ama vardıkları yer aynıdır: Gerçeğin özü. Baban bunu denklemlerle yapmaya çalıştı. Sen, denklemlerle deneyimi birleştireceksin. Şimdi, zihninin o gürültülü kısmını, her şeyi analiz etmeye, kategorize etmeye, yargılamaya çalışan o bilim adamını susturman gerekiyor.
İdris, Aras'ı dükkânın arkasındaki küçük, penceresiz bir odaya götürdü. Odada sadece bir kilim ve birkaç minder vardı.
- Otur, dedi. Aras mindere oturdu. İdris, pirinç Anahtar'ı onun önüne koydu.
- Gözlerini kapat. Nefesini dinle. Sadece al ve ver. Düşünceler gelecek, bırak gelsinler. Onlara tutunma, onları yargılama. Onlar, nehrin üzerindeki yapraklar gibi, bırak akıp gitsinler.
Aras denedi. Ama zihni bir fırtına gibiydi. Dünkü karaltı, tıslayan fısıltı, babasının yüzü, CERN'deki monitörler... Her şey birbirine giriyordu.
- Yapamıyorum, dedi birkaç dakika sonra. Zihnim susmuyor.
- Çünkü onu susturmaya çalışıyorsun, dedi İdris'in sakin sesi. Ateşi ateşle söndüremezsin. Zihni, zihinle yenemezsin. Ona odaklanacak bir şey ver. Anahtar'a odaklan.
- Ama gözlerim kapalı.
- Fiziksel gözlerinle değil. Üçüncü gözünle. Babanın sana anlattığı o kapıyla. Sadece onun varlığını hisset. Önünde duran o nesnenin ağırlığını, soğukluğunu, titreşimini hisset. Bırak, zihnindeki tüm gürültüyü bir paratoner gibi üzerine çeksin.
Aras tekrar denedi. Bu kez farklı bir yaklaşım benimsedi. Savaşmayı bıraktı. Sadece hissetmeye çalıştı. Nefes alıp verdikçe, zihnindeki o fırtına dinmeye başladı. Düşünceler hâlâ oradaydı, ama artık merkezde değillerdi. Merkeze, Anahtar'ın o sessiz, titreşen varlığı yerleşmişti.
Ve sonra, bir şey oldu.
Bilinçli bir eylem değildi. Sanki bir kilit, paslı yuvasında dönmüştü. Aras, bir anlığına, gördü.
Gözleri kapalıydı ama zihninin perdesinde bir görüntü oluştu. Artık dükkânın arka odasında değildi. Şehrin üzerinde, bir kuş gibi süzülüyordu. Ama gördüğü şehir, binalardan ve sokaklardan oluşmuyordu. Burası, bir ışık ve enerji ağıydı. Ayasofya, Sultanahmet Camii, Süleymaniye... her biri, toprağın derinliklerinden gökyüzüne yükselen devasa ışık sütunlarıydı. Bu sütunlar, yerin altında, parlak nehirler gibi akan enerji hatlarıyla, yani ley hatlarıyla birbirine bağlıydı. Şehir, yaşayan, nefes alan dev bir devre kartı gibiydi.
Sonra o karanlık düğümleri gördü. Enerji ağının üzerinde, ışığı emen, etraflarındaki akışı bozan ur benzeri, karanlık noktalar. Dün gece gördüğü parazitler. Onlar, bu ışık nehirlerinin kenarlarında pusuya yatmış, zayıf ve korkmuş enerjilerden beslenen yırtıcılardı.
Ve hepsinin ötesinde, bu ışık ağının ve karanlık düğümlerin arkasında, her şeyi kaplayan o arka plan titreşimini hissetti. CERN'de duyduğu fısıltı. Ama bu kez bir fısıltı değil, evrenin kendisinin temel rezonansıydı. Her şeyin bağlı olduğu o sonsuz, sakin ve güçlü OM sesi. O, bir anlığına, babasının "Akaşik Alan" dediği okyanusa bir parmağını dokundurmuştu.
Vizyon, geldiği gibi aniden kayboldu. Aras, gözlerini açtığında kendini yine o küçük, loş odada buldu. Ter içindeydi ve kalbi deli gibi atıyordu. Ama bu kez korkudan değil, hayranlıktan. İnanılmaz bir şeyi başarmıştı.
İdris, kapının eşiğinde duruyordu. Yüzünde bilge bir gülümseme vardı.
- Hoş geldin, dedi. Artık dinlemeyi öğrendin. Şimdi, o şarkıdaki belirli bir notayı bulma zamanı.
Yaşlı adam, Aras'ın önüne eski bir İstanbul haritası serdi. Ama bu, turistik bir harita değildi. Üzerinde, Aras'ın vizyonunda gördüğü o ley hatları ve güç merkezleri işlenmişti. İdris'in parmağı, bilinen büyük camilerin biraz uzağında, daha küçük bir noktayı işaret etti.
- Yerebatan Sarnıcı, dedi. Romalılar onu şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa ettiklerini sandılar. Ama asıl amacı farklıydı. Su, hafızayı ve enerjiyi en iyi depolayan elementlerden biridir. O sarnıç, yüzlerce yıldır bu şehrin dualarını, korkularını, zaferlerini ve acılarını biriktiren dev bir bataryadır. Ve o bataryanın içinde, diğerlerinden farklı titreşen bir yer var.
Parmağı, sarnıcın en dibindeki, ters duran Medusa başlarından birini gösteriyordu.
- Görevin bu, dedi İdris. Oraya git. Kalabalığın gürültüsünü, parazitlerin fısıltılarını ve kendi zihninin şüphesini filtrele. Anahtar'ı kullan ve sadece o notayı, o taşın şarkısını dinle. O taş sana, bu komplonun bir sonraki parçasının nerede olduğunu söyleyecek.
Aras, haritadaki o küçük noktaya bakarken, maceranın ikinci aşamasının başladığını anladı. Artık sadece bir kurban veya kaçak değildi. Artık elinde bir harita ve bir anahtar vardı. O, bir kâşifti. Ve keşfedeceği yer, bilinmeyen bir kıta değil, bizzat gerçekliğin kendisiydi.
İdris'in bir sonraki durağı gösteren haritasından ayrıldıktan sonra Aras'ın ilk dürtüsü doğrudan yola çıkmak oldu. Son birkaç günde hayatı, cevapların peşinden koşan kesintisiz bir hareket hâline gelmişti. Durmak, düşünmek demekti; düşünmek ise annesiyle babasının ölümü, kendi kariyerinin belirsizliği ve giderek daha tuhaflaşan deneyimlerle yüzleşmek demekti.
Ama bu kez kendini zorla durdurdu.
Sahaflar Çarşısı'ndan çıktığında gece tam oturmuştu. Beyazıt'ın ışıkları ıslak taşlarda kırılıyor, kalabalık giderek seyrekleşiyordu. Aras yürüyerek Sultanahmet'e doğru indi. Turistler azalmış, dükkânların kepenkleri kapanmaya başlamıştı. İstanbul gündüz bir gürültü makinesiyse, gece katmanlarını daha açık gösteriyordu. Bizans duvarları, Osmanlı yapıları, modern tabelalar, telefonlarına bakarak yürüyen insanlar aynı kadrajda üst üste biniyordu.
İdris'in “parazit” kavramını düşünüyordu. Bunu hâlâ metafor olarak kabul etmek daha kolaydı. İnsan zihnindeki korku ve öfkenin çevresel bir rezonansla büyümesi, bilimsel olarak en azından kurulabilir bir hipotezdi. Ama bağımsız varlıklar? Başka bir katmandan beslenen bilinçler? Bu, Aras'ın eğitim aldığı dünyanın sözlüğünde yoktu.
Otele vardığında babasının arşivini açtı ve yalnızca “parazit”, “yankı”, “gölge”, “konak” kelimelerini aradı. Cihan'ın notlarında bunların çoğu mecazi kullanılmıştı. Ama birkaç geç tarihli belgede ton değişiyordu.
Bir notta şöyle yazıyordu: “Alan yalnızca pasif bir taşıyıcı olmayabilir. Bilgi barındıran her sistemde ortaya çıkan örüntüler, yeterli süreklilikte öz-korunum davranışı gösterebilir. Biz buna ‘varlık’ demeye hazır değiliz. Fakat yalnızca gürültü demek de artık dürüst değil.”
Aras satırı üç kez okudu.
Bir başka kayıtta Zehra'nın sesi vardı.
- Sembollerdeki figürleri hep tanrı, cin, ruh, koruyucu diye sınıflandırıyoruz. Belki de eski insanlar isim konusunda bizden daha özgürdü. Gördükleri şeyi ontolojik bir kategoriye sokmak yerine davranışına göre adlandırdılar: yiyen, fısıldayan, bekleyen, bağlayan.
Bu, İdris'in söylediği şeyle rahatsız edici biçimde uyumluydu.
Aras not defterine iki sütun çizdi.
SOL: Gözlenen.
SAĞ: Yorum.
Sol tarafa yalnızca emin olduğu şeyleri yazdı: CERN anomalisi. Eridanus yönelimi. Sonifikasyonda tekrarlayan motif. İdris'in özel bilgilere sahip olması. Anahtar'ın öznel titreşim hissi. Sarnıçta algısal değişiklikler. Sokaktaki bazı insanların çevresinde gördüğü karanlık deformasyonlar.
Sağ tarafa olası açıklamaları yazdı: sistematik hata. Manipülasyon. Halüsinasyon. Stres. Psikoakustik etki. Bilinmeyen fiziksel alan. Bilinmeyen bilinç etkileşimi. İdris'in “parazitleri”.
Listeye bakınca rahatladı. Çünkü bilinmeyen, artık tek bir mistik hikâye değildi; yarışan hipotezlerdi.
Bu yöntem ona kendi zihninde hareket alanı sağlıyordu.
Sabaha karşı uyumadan önce annesinin Toros kayıtlarını yeniden açtı. Zehra'nın bir fotoğrafında üç loplu sarmalın yanında elle yazılmış küçük bir not gördü: “Su yakınında tepki artıyor.”
Aras bir anda doğruldu.
Sarnıç.
Su.
İdris'in bir sonraki işareti de zaten suyla ve taşla ilgiliydi.
Bu bağlantı kanıt değildi. Ama ilk kez, annesinin yıllar önce yaptığı bir saha gözlemiyle kendi yaşadığı deneyim arasında doğrudan bir paralellik görüyordu.
Pencereden dışarı baktı. Şafak sökmek üzereydi. İstanbul'un kubbeleri ve minareleri gri gökyüzünde siluet hâlindeydi.
Yolculuğun başında Aras yalnızca babasının hayaletini takip ettiğini sanmıştı. Şimdi annesinin toprağa bıraktığı işaretlerin de aynı yola çıktığını görüyordu.
İstanbul sokaklarında P-örüntüsünü izlemek, Aras'a yeni duyusunun güvenilmezliğini de öğretti. İlk gün "parazit" sandığı üç kişiden biri yalnızca panik atak geçiriyordu. İkincisi, Aras'ın kendi korkusunun yansıması olabilirdi. Üçüncüsünde ise Anahtar gerçekten farklı davranmıştı: pirinç halkalar birbirine çok hafif vurmuş, Aras'ın kulaklarında basınç oluşmuştu.
Bu hatalar önemliydi. Eğer her huysuz insana "parazit taşıyor" etiketi yapıştırırsa birkaç hafta içinde bilimin değil, paranoyanın öğrencisi olurdu.
Bu nedenle yeni bir kural koydu: Tek başına algı yeterli değildi. En az iki bağımsız işaret gerekecekti. Anahtar tepkisi, davranış anomalisi, fiziksel sensör değişimi veya tekrar eden zaman örüntüsü.
İdris bu kurala itiraz etmedi.
- İnsan karanlığı dışarıda görmeyi sever, dedi yalnızca. Çünkü içeridekini görmek zordur.
Aras, cümleyi metafor olarak not etti. Sonra yanına daha teknik bir karşılık yazdı:
YANLI POZİTİF.
Anahtar’ı ilk kez uzun süre açık tuttuğunda Aras çevresindeki insanların “auralarını” renkli ışıklar gibi görmedi. Deneyim çok daha belirsizdi ve bu yüzden daha rahatsız ediciydi. Bir insanın yanından geçerken, normalde fark etmeyeceği mikro ifadeler, beden ritmi ve duygusal gerginlik sanki tek bir toplam izlenime dönüşüyordu. Bazı kişiler çevrelerinden daha “yoğun”, bazıları tuhaf biçimde sönük hissediliyordu.
Aras bunun sinir sisteminin aşırı uyarılmasından kaynaklanabileceğini düşündü. Dikkat mekanizması değişmiş, beyninin normalde filtrelediği küçük ipuçlarını bilinç düzeyine taşıyor olabilirdi.
Sonra Galata’ya doğru yürürken bir adamın yanından geçti.
Adam sıradan görünüyordu. Otuzlu yaşlarda, koyu montlu, telefonda konuşuyordu. Aras’ın dikkatini çeken hiçbir görsel ayrıntı yoktu. Yine de Anahtar avucunda aniden soğudu.
Adamın çevresinde “boşluk” hissi vardı.
Aras bunu tarif etmekte zorlandı. Sanki kişinin duygusal varlığıyla bedeni arasında milisaniyelik bir gecikme bulunuyordu. Yüz kasları gülümsemeyi bitirmişken o gülümsemenin niyeti hâlâ geriden geliyordu.
Adam Aras’a baktı.
O anda boşluk kapandı.
Aras yürümeye devam etti.
İki sokak sonra dönüp baktığında adam yoktu.
Bu olay tek başına hiçbir şeyi kanıtlamıyordu. Aras bunu özellikle not etti. Fakat aynı gün benzer hissi iki kez daha yaşadı. İkinci kişide yoğun bir öfke vardı; öfkenin kişiye ait mi, çevresindeki bir “parazite” mi ait olduğunu ayıramadı. Üçüncüde ise tam tersine, bir çocuğun yanında Anahtar kısa süreliğine ısındı ve bütün gürültü azaldı.
Aras o gece İdris’e deneyimlerini anlattığında yaşlı adam
- Bazıları taştan daha eskidir dedi.
Aras hemen itiraz etti.
- Bu ifade hiçbir şey açıklamıyor.
- Şimdilik açıklamasın.
- Benim beynim yeni bir duyusal modda hata üretiyor olabilir.
- Olabilir.
- Bunu bu kadar kolay kabul etmeniz sinir bozucu.
- Çünkü senin yanılma ihtimalin, gördüğün şeylerin gerçek olma ihtimalini ortadan kaldırmaz. İkisini birlikte taşı.
Aras o gece defterine iki sütun daha açtı.
DENEYİM.
YORUM.
- Adamın çevresinde gecikme hissettim deneyimdi.
- Adamın içinde parazit vardı yorumdu.
Bu ayrım, onu giderek büyüyen mistik dilin içinde kaybolmaktan koruyacaktı.
Fısıltıdan olanlarla ilk gerçek temas, Aras’ın sandığı gibi büyük bir vahiy getirmedi. Baş ağrısı, mide bulantısı ve utanç getirdi.
Otel odasına döndüğünde banyoya zor yetişti. Aynaya baktığında göz aklarında ince damarların belirginleştiğini gördü. Ellerini lavaboya dayayıp nefesini yavaşlatmaya çalıştı.
- Bu biyolojik, dedi aynadaki kendisine.
Kalp hızlanması biyolojik.
Hiperventilasyon biyolojik.
Uykusuzluk biyolojik.
Korku biyolojik.
Bunları tekrarlamak gördüklerini yok etmiyordu; yalnız bedeninin hâlâ burada olduğunu hatırlatıyordu.
Anahtar’ı masaya bıraktı. Nesnenin yüzeyi normal sıcaklığına dönmüştü.
Bir saat sonra baş ağrısı azaldığında küçük bir deney yaptı. Anahtar’ın yakınına telefon, mıknatıs, hoparlör ve metal nesneler koydu. Belirgin tepki yoktu. Avucuna aldığında hafif titreşim geri geldi.
Temasın kullanıcının fizyolojisiyle ilişkili olması mümkündü. Deri iletkenliği? Nabız? Mikro hareketler? Aras cihazı mekanik olarak açamadığı için yalnız dışarıdan ölçebilirdi.
Bu onu rahatlattı.
Ölçemediği şeyle karşılaşmıştı ama ölçmeye devam edebilirdi.
O gece uyumadan önce İdris’in “Seni fark ederler” uyarısını düşündü. Eğer Anahtar gerçekten alan etkileşimini büyütüyorsa, kullanım süresini azaltmak mantıklıydı.
Kendine sınır koydu:
İlk aşamada beş dakikadan fazla kesintisiz kullanım yok.
Şiddetli baş ağrısında derhal bırak.
Gördüğü hiçbir şeyi tek başına gerçek kabul etme.
Mümkün olan her durumda fiziksel veri topla.
Bunlar mistik bir yolcunun kuralları değildi.
Laboratuvardan çıkmış bir fizikçinin güvenlik protokolüydü.
Ve bu yol, onu yeniden taşın ve suyun altına çağırıyordu.
- Kötülük, göreceli bir kavramdır, dedi İdris. Bir aslan, bir ceylanı avladığında kötü müdür? O sadece doğasını takip eder. O varlıklar da öyle. Onlar, bizim gerçekliğimizin bir alt katmanında, bir yankı boyutunda yaşarlar. Bizim güçlü duygularımız, özellikle de korku ve öfke, onların boyutuna sızar ve onlar için bir besin kaynağı olur. Binlerce yıldır bizimle birlikte evrimleştiler. Onlar, insanlığın gölgesidir. Ne zaman bir yerde büyük bir acı, büyük bir savaş, büyük bir korku yaşansa, onlar oraya üşüşürler. Ve bu şehir... Bu şehir, büyük acıların ve büyük zaferlerin başkentidir. Toprağı, anılarla ve duygularla doludur. Onlar için bir ziyafet sofrasıdır.
Aras, elindeki nesneyi tezgâhın üzerine koydu.
- Bu şey... Onları çekti.
- Hayır, dedi İdris. Bu şey, senin onları fark etmeni sağladı. Onlar her zaman oradaydı. Ama sen, bir radyo gibi, sadece tek bir istasyona, yani fiziksel dünyaya ayarlıydın. Bu Anahtar, senin frekans aralığını genişletti. Artık diğer istasyonlardan gelen parazitleri de duyabiliyorsun. Şimdi öğrenmen gereken, o parazitleri filtreleyip, asıl yayını, yani o ilk fısıltıyı net bir şekilde duymak.
- Nasıl? diye sordu Aras çaresizce. Ben bir bilim adamıyım, bir şaman değil.
- Bilim ve büyü, aynı dağın iki farklı yamacından zirveye tırmanmaya benzer, dedi İdris, ayağa kalkarak. Yolları farklıdır ama vardıkları yer aynıdır: Gerçeğin özü. Baban bunu denklemlerle yapmaya çalıştı. Sen, denklemlerle deneyimi birleştireceksin. Şimdi, zihninin o gürültülü kısmını, her şeyi analiz etmeye, kategorize etmeye, yargılamaya çalışan o bilim adamını susturman gerekiyor.
İdris, Aras'ı dükkânın arkasındaki küçük, penceresiz bir odaya götürdü. Odada sadece bir kilim ve birkaç minder vardı.
- Otur, dedi. Aras mindere oturdu. İdris, pirinç Anahtar'ı onun önüne koydu.
- Gözlerini kapat. Nefesini dinle. Sadece al ve ver. Düşünceler gelecek, bırak gelsinler. Onlara tutunma, onları yargılama. Onlar, nehrin üzerindeki yapraklar gibi, bırak akıp gitsinler.
Aras denedi. Ama zihni bir fırtına gibiydi. Dünkü karaltı, tıslayan fısıltı, babasının yüzü, CERN'deki monitörler... Her şey birbirine giriyordu.
- Yapamıyorum, dedi birkaç dakika sonra. Zihnim susmuyor.
- Çünkü onu susturmaya çalışıyorsun, dedi İdris'in sakin sesi. Ateşi ateşle söndüremezsin. Zihni, zihinle yenemezsin. Ona odaklanacak bir şey ver. Anahtar'a odaklan.
- Ama gözlerim kapalı.
- Fiziksel gözlerinle değil. Üçüncü gözünle. Babanın sana anlattığı o kapıyla. Sadece onun varlığını hisset. Önünde duran o nesnenin ağırlığını, soğukluğunu, titreşimini hisset. Bırak, zihnindeki tüm gürültüyü bir paratoner gibi üzerine çeksin.
Aras tekrar denedi. Bu kez farklı bir yaklaşım benimsedi. Savaşmayı bıraktı. Sadece hissetmeye çalıştı. Nefes alıp verdikçe, zihnindeki o fırtına dinmeye başladı. Düşünceler hâlâ oradaydı, ama artık merkezde değillerdi. Merkeze, Anahtar'ın o sessiz, titreşen varlığı yerleşmişti.
Ve sonra, bir şey oldu.
Bilinçli bir eylem değildi. Sanki bir kilit, paslı yuvasında dönmüştü. Aras, bir anlığına, gördü.
Gözleri kapalıydı ama zihninin perdesinde bir görüntü oluştu. Artık dükkânın arka odasında değildi. Şehrin üzerinde, bir kuş gibi süzülüyordu. Ama gördüğü şehir, binalardan ve sokaklardan oluşmuyordu. Burası, bir ışık ve enerji ağıydı. Ayasofya, Sultanahmet Camii, Süleymaniye... her biri, toprağın derinliklerinden gökyüzüne yükselen devasa ışık sütunlarıydı. Bu sütunlar, yerin altında, parlak nehirler gibi akan enerji hatlarıyla, yani ley hatlarıyla birbirine bağlıydı. Şehir, yaşayan, nefes alan dev bir devre kartı gibiydi.
Sonra o karanlık düğümleri gördü. Enerji ağının üzerinde, ışığı emen, etraflarındaki akışı bozan ur benzeri, karanlık noktalar. Dün gece gördüğü parazitler. Onlar, bu ışık nehirlerinin kenarlarında pusuya yatmış, zayıf ve korkmuş enerjilerden beslenen yırtıcılardı.
Ve hepsinin ötesinde, bu ışık ağının ve karanlık düğümlerin arkasında, her şeyi kaplayan o arka plan titreşimini hissetti. CERN'de duyduğu fısıltı. Ama bu kez bir fısıltı değil, evrenin kendisinin temel rezonansıydı. Her şeyin bağlı olduğu o sonsuz, sakin ve güçlü OM sesi. O, bir anlığına, babasının "Akaşik Alan" dediği okyanusa bir parmağını dokundurmuştu.
Vizyon, geldiği gibi aniden kayboldu. Aras, gözlerini açtığında kendini yine o küçük, loş odada buldu. Ter içindeydi ve kalbi deli gibi atıyordu. Ama bu kez korkudan değil, hayranlıktan. İnanılmaz bir şeyi başarmıştı.
İdris, kapının eşiğinde duruyordu. Yüzünde bilge bir gülümseme vardı.
- Hoş geldin, dedi. Artık dinlemeyi öğrendin. Şimdi, o şarkıdaki belirli bir notayı bulma zamanı.
Yaşlı adam, Aras'ın önüne eski bir İstanbul haritası serdi. Ama bu, turistik bir harita değildi. Üzerinde, Aras'ın vizyonunda gördüğü o ley hatları ve güç merkezleri işlenmişti. İdris'in parmağı, bilinen büyük camilerin biraz uzağında, daha küçük bir noktayı işaret etti.
- Yerebatan Sarnıcı, dedi. Romalılar onu şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa ettiklerini sandılar. Ama asıl amacı farklıydı. Su, hafızayı ve enerjiyi en iyi depolayan elementlerden biridir. O sarnıç, yüzlerce yıldır bu şehrin dualarını, korkularını, zaferlerini ve acılarını biriktiren dev bir bataryadır. Ve o bataryanın içinde, diğerlerinden farklı titreşen bir yer var.
Parmağı, sarnıcın en dibindeki, ters duran Medusa başlarından birini gösteriyordu.
- Görevin bu, dedi İdris. Oraya git. Kalabalığın gürültüsünü, parazitlerin fısıltılarını ve kendi zihninin şüphesini filtrele. Anahtar'ı kullan ve sadece o notayı, o taşın şarkısını dinle. O taş sana, bu komplonun bir sonraki parçasının nerede olduğunu söyleyecek.
Aras, haritadaki o küçük noktaya bakarken, maceranın ikinci aşamasının başladığını anladı. Artık sadece bir kurban veya kaçak değildi. Artık elinde bir harita ve bir anahtar vardı. O, bir kâşifti. Ve keşfedeceği yer, bilinmeyen bir kıta değil, bizzat gerçekliğin kendisiydi.
İdris'in bir sonraki durağı gösteren haritasından ayrıldıktan sonra Aras'ın ilk dürtüsü doğrudan yola çıkmak oldu. Son birkaç günde hayatı, cevapların peşinden koşan kesintisiz bir hareket hâline gelmişti. Durmak, düşünmek demekti; düşünmek ise annesiyle babasının ölümü, kendi kariyerinin belirsizliği ve giderek daha tuhaflaşan deneyimlerle yüzleşmek demekti.
Ama bu kez kendini zorla durdurdu.
Sahaflar Çarşısı'ndan çıktığında gece tam oturmuştu. Beyazıt'ın ışıkları ıslak taşlarda kırılıyor, kalabalık giderek seyrekleşiyordu. Aras yürüyerek Sultanahmet'e doğru indi. Turistler azalmış, dükkânların kepenkleri kapanmaya başlamıştı. İstanbul gündüz bir gürültü makinesiyse, gece katmanlarını daha açık gösteriyordu. Bizans duvarları, Osmanlı yapıları, modern tabelalar, telefonlarına bakarak yürüyen insanlar aynı kadrajda üst üste biniyordu.
İdris'in “parazit” kavramını düşünüyordu. Bunu hâlâ metafor olarak kabul etmek daha kolaydı. İnsan zihnindeki korku ve öfkenin çevresel bir rezonansla büyümesi, bilimsel olarak en azından kurulabilir bir hipotezdi. Ama bağımsız varlıklar? Başka bir katmandan beslenen bilinçler? Bu, Aras'ın eğitim aldığı dünyanın sözlüğünde yoktu.
Otele vardığında babasının arşivini açtı ve yalnızca “parazit”, “yankı”, “gölge”, “konak” kelimelerini aradı. Cihan'ın notlarında bunların çoğu mecazi kullanılmıştı. Ama birkaç geç tarihli belgede ton değişiyordu.
Bir notta şöyle yazıyordu: “Alan yalnızca pasif bir taşıyıcı olmayabilir. Bilgi barındıran her sistemde ortaya çıkan örüntüler, yeterli süreklilikte öz-korunum davranışı gösterebilir. Biz buna ‘varlık’ demeye hazır değiliz. Fakat yalnızca gürültü demek de artık dürüst değil.”
Aras satırı üç kez okudu.
Bir başka kayıtta Zehra'nın sesi vardı.
- Sembollerdeki figürleri hep tanrı, cin, ruh, koruyucu diye sınıflandırıyoruz. Belki de eski insanlar isim konusunda bizden daha özgürdü. Gördükleri şeyi ontolojik bir kategoriye sokmak yerine davranışına göre adlandırdılar: yiyen, fısıldayan, bekleyen, bağlayan.
Bu, İdris'in söylediği şeyle rahatsız edici biçimde uyumluydu.
Aras not defterine iki sütun çizdi.
SOL: Gözlenen.
SAĞ: Yorum.
Sol tarafa yalnızca emin olduğu şeyleri yazdı: CERN anomalisi. Eridanus yönelimi. Sonifikasyonda tekrarlayan motif. İdris'in özel bilgilere sahip olması. Anahtar'ın öznel titreşim hissi. Sarnıçta algısal değişiklikler. Sokaktaki bazı insanların çevresinde gördüğü karanlık deformasyonlar.
Sağ tarafa olası açıklamaları yazdı: sistematik hata. Manipülasyon. Halüsinasyon. Stres. Psikoakustik etki. Bilinmeyen fiziksel alan. Bilinmeyen bilinç etkileşimi. İdris'in “parazitleri”.
Listeye bakınca rahatladı. Çünkü bilinmeyen, artık tek bir mistik hikâye değildi; yarışan hipotezlerdi.
Bu yöntem ona kendi zihninde hareket alanı sağlıyordu.
Sabaha karşı uyumadan önce annesinin Toros kayıtlarını yeniden açtı. Zehra'nın bir fotoğrafında üç loplu sarmalın yanında elle yazılmış küçük bir not gördü: “Su yakınında tepki artıyor.”
Aras bir anda doğruldu.
Sarnıç.
Su.
İdris'in bir sonraki işareti de zaten suyla ve taşla ilgiliydi.
Bu bağlantı kanıt değildi. Ama ilk kez, annesinin yıllar önce yaptığı bir saha gözlemiyle kendi yaşadığı deneyim arasında doğrudan bir paralellik görüyordu.
Pencereden dışarı baktı. Şafak sökmek üzereydi. İstanbul'un kubbeleri ve minareleri gri gökyüzünde siluet hâlindeydi.
Yolculuğun başında Aras yalnızca babasının hayaletini takip ettiğini sanmıştı. Şimdi annesinin toprağa bıraktığı işaretlerin de aynı yola çıktığını görüyordu.
İstanbul sokaklarında P-örüntüsünü izlemek, Aras'a yeni duyusunun güvenilmezliğini de öğretti. İlk gün "parazit" sandığı üç kişiden biri yalnızca panik atak geçiriyordu. İkincisi, Aras'ın kendi korkusunun yansıması olabilirdi. Üçüncüsünde ise Anahtar gerçekten farklı davranmıştı: pirinç halkalar birbirine çok hafif vurmuş, Aras'ın kulaklarında basınç oluşmuştu.
Bu hatalar önemliydi. Eğer her huysuz insana "parazit taşıyor" etiketi yapıştırırsa birkaç hafta içinde bilimin değil, paranoyanın öğrencisi olurdu.
Bu nedenle yeni bir kural koydu: Tek başına algı yeterli değildi. En az iki bağımsız işaret gerekecekti. Anahtar tepkisi, davranış anomalisi, fiziksel sensör değişimi veya tekrar eden zaman örüntüsü.
İdris bu kurala itiraz etmedi.
- İnsan karanlığı dışarıda görmeyi sever, dedi yalnızca. Çünkü içeridekini görmek zordur.
Aras, cümleyi metafor olarak not etti. Sonra yanına daha teknik bir karşılık yazdı:
YANLI POZİTİF.
Anahtar’ı ilk kez uzun süre açık tuttuğunda Aras çevresindeki insanların “auralarını” renkli ışıklar gibi görmedi. Deneyim çok daha belirsizdi ve bu yüzden daha rahatsız ediciydi. Bir insanın yanından geçerken, normalde fark etmeyeceği mikro ifadeler, beden ritmi ve duygusal gerginlik sanki tek bir toplam izlenime dönüşüyordu. Bazı kişiler çevrelerinden daha “yoğun”, bazıları tuhaf biçimde sönük hissediliyordu.
Aras bunun sinir sisteminin aşırı uyarılmasından kaynaklanabileceğini düşündü. Dikkat mekanizması değişmiş, beyninin normalde filtrelediği küçük ipuçlarını bilinç düzeyine taşıyor olabilirdi.
Sonra Galata’ya doğru yürürken bir adamın yanından geçti.
Adam sıradan görünüyordu. Otuzlu yaşlarda, koyu montlu, telefonda konuşuyordu. Aras’ın dikkatini çeken hiçbir görsel ayrıntı yoktu. Yine de Anahtar avucunda aniden soğudu.
Adamın çevresinde “boşluk” hissi vardı.
Aras bunu tarif etmekte zorlandı. Sanki kişinin duygusal varlığıyla bedeni arasında milisaniyelik bir gecikme bulunuyordu. Yüz kasları gülümsemeyi bitirmişken o gülümsemenin niyeti hâlâ geriden geliyordu.
Adam Aras’a baktı.
O anda boşluk kapandı.
Aras yürümeye devam etti.
İki sokak sonra dönüp baktığında adam yoktu.
Bu olay tek başına hiçbir şeyi kanıtlamıyordu. Aras bunu özellikle not etti. Fakat aynı gün benzer hissi iki kez daha yaşadı. İkinci kişide yoğun bir öfke vardı; öfkenin kişiye ait mi, çevresindeki bir “parazite” mi ait olduğunu ayıramadı. Üçüncüde ise tam tersine, bir çocuğun yanında Anahtar kısa süreliğine ısındı ve bütün gürültü azaldı.
Aras o gece İdris’e deneyimlerini anlattığında yaşlı adam
- Bazıları taştan daha eskidir dedi.
Aras hemen itiraz etti.
- Bu ifade hiçbir şey açıklamıyor.
- Şimdilik açıklamasın.
- Benim beynim yeni bir duyusal modda hata üretiyor olabilir.
- Olabilir.
- Bunu bu kadar kolay kabul etmeniz sinir bozucu.
- Çünkü senin yanılma ihtimalin, gördüğün şeylerin gerçek olma ihtimalini ortadan kaldırmaz. İkisini birlikte taşı.
Aras o gece defterine iki sütun daha açtı.
DENEYİM.
YORUM.
- Adamın çevresinde gecikme hissettim deneyimdi.
- Adamın içinde parazit vardı yorumdu.
Bu ayrım, onu giderek büyüyen mistik dilin içinde kaybolmaktan koruyacaktı.
Fısıltıdan olanlarla ilk gerçek temas, Aras’ın sandığı gibi büyük bir vahiy getirmedi. Baş ağrısı, mide bulantısı ve utanç getirdi.
Otel odasına döndüğünde banyoya zor yetişti. Aynaya baktığında göz aklarında ince damarların belirginleştiğini gördü. Ellerini lavaboya dayayıp nefesini yavaşlatmaya çalıştı.
- Bu biyolojik, dedi aynadaki kendisine.
Kalp hızlanması biyolojik.
Hiperventilasyon biyolojik.
Uykusuzluk biyolojik.
Korku biyolojik.
Bunları tekrarlamak gördüklerini yok etmiyordu; yalnız bedeninin hâlâ burada olduğunu hatırlatıyordu.
Anahtar’ı masaya bıraktı. Nesnenin yüzeyi normal sıcaklığına dönmüştü.
Bir saat sonra baş ağrısı azaldığında küçük bir deney yaptı. Anahtar’ın yakınına telefon, mıknatıs, hoparlör ve metal nesneler koydu. Belirgin tepki yoktu. Avucuna aldığında hafif titreşim geri geldi.
Temasın kullanıcının fizyolojisiyle ilişkili olması mümkündü. Deri iletkenliği? Nabız? Mikro hareketler? Aras cihazı mekanik olarak açamadığı için yalnız dışarıdan ölçebilirdi.
Bu onu rahatlattı.
Ölçemediği şeyle karşılaşmıştı ama ölçmeye devam edebilirdi.
O gece uyumadan önce İdris’in “Seni fark ederler” uyarısını düşündü. Eğer Anahtar gerçekten alan etkileşimini büyütüyorsa, kullanım süresini azaltmak mantıklıydı.
Kendine sınır koydu:
İlk aşamada beş dakikadan fazla kesintisiz kullanım yok.
Şiddetli baş ağrısında derhal bırak.
Gördüğü hiçbir şeyi tek başına gerçek kabul etme.
Mümkün olan her durumda fiziksel veri topla.
Bunlar mistik bir yolcunun kuralları değildi.
Laboratuvardan çıkmış bir fizikçinin güvenlik protokolüydü.
Ve bu yol, onu yeniden taşın ve suyun altına çağırıyordu.