BÖLÜM 7 - KITALARIN BIRLEŞTIĞI YER
Ayrılış, bir tür cerrahi operasyondu. Aras, son kırk sekiz saattir Cenevre'deki dairesinde, hayatını bir bavula sığdırmaya çalışırken bunu düşünüyordu. Ama bu, kendine acıyan bir vedanın melankolisi değildi; bir savaş cerrahının, kangren olmuş bir uzvu kesip atarken hissettiği o soğuk, acımasız gereklilikti. Kestiği uzuv, kendi hayatıydı. Dr. Aras Kaan'ın hayatı. Parlak, gelecek vaat eden, saygın teorik fizikçi. O adam, o gece CERN'de o fısıltıyı duyduğunda ölmüştü. Şimdi geriye kalan, bir kaçağın, bir arayıcının ve belki de bir kurbanın hayaletiydi.
Bavuluna sadece birkaç parça kıyafet koydu. Geri kalan boşluğu, hayatının asıl ağırlığı olan şeyle doldurdu: teknoloji. Babasının dizüstü bilgisayarını darbeye dayanıklı bir kılıfa sardı. Yanına, içleri babasının ve annesinin tüm dijital mirasıyla dolu, her biri askeri düzeyde şifrelenmiş üç harici sabit disk yerleştirdi. Bunlar artık onun kutsal emanetleriydi. Kuantum mekaniği kitaplarını, basılı makalelerini, ödüllerini geride bıraktı. Onlar eski dine aitti. Yeni dinin ayin kitapları, bu soğuk, metal kutulardı.
Her hareketinde, paranoyanın soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Perdeyi her araladığında, sokağın karşısında park etmiş siyah bir Audi'yi fark ediyor, içinde birinin oturup oturmadığını seçmeye çalışıyordu. Dairesinden çıkan her komşusu, potansiyel bir gözlemciydi. Telefonunun ahizesinden gelen en ufak bir cızırtı, dinlendiğine dair bir işaretti. Babasının son ses kaydındaki o kelime beyninde çekiç gibi vuruyordu: Konsorsiyum. Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu ama gölgesinin ne kadar büyük olabileceğini artık tahmin edebiliyordu. Varlıkları, bir kara deliğin varlığının etrafındaki yıldızların hareketinden anlaşılması gibi, sadece etkileriyle hissediliyordu. Ve şimdi, o kara deliğin olay ufkuna doğru çekiliyordu.
Cointrin Havalimanı'na giden taksideyken, Cenevre Gölü'nün sakin, mavisi huzur vermiyordu artık. Şehrin düzenli, temiz sokakları, kusursuz binaları, her şey bir illüzyonun parçası gibiydi. İnsanlığın, evrenin vahşi, kaotik gerçekliğinin üzerine örttüğü ince, medeni bir zar. O, bu zarın altındaki korkunç gerçeği görmüştü ve şimdi bu sahte düzenden kaçıyordu.
Havalimanı, organize bir kaosun merkeziydi. Güvenlik kontrollerinden geçerken, sırt çantasındaki bilgisayar ve disklerin X-ray cihazından geçtiği her saniye kalbi duracak gibi oluyordu. Bir an, bir güvenlik görevlisinin onu kenara çekip, "Bir saniye bekleyin, Dr. Kaan," demesini bekledi. Ama demedi. Kimse onu durdurmadı. Belki de henüz değil. Belki de ipini biraz daha serbest bırakıyorlardı, nereye gideceğini, kiminle buluşacağını görmek için. O, artık bir yemdi.
İstanbul uçağına bindiğinde, kendini bir mülteci gibi hissetti. Pencereden, bulutların arasında kaybolan Alplerin beyaz zirvelerine son kez baktı. Mantığın
ve rasyonel düşüncenin kaleleri orada, geride kalıyordu. Uçak doğuya, mantığın yerini mite, bilimin yerini büyüye bıraktığı topraklara doğru ilerliyken, Aras kulaklıklarını takıp babasının ses kayıtlarından birini daha dinlemeye başladı. Bu kez, babası felsefi bir tonda konuşuyordu.
- …Zaman doğrusal değil, Zehra. Bu en büyük yanılgımız. Zaman, bir mekân gibi. Her an, sonsuza dek var olmaya devam ediyor. Biz sadece bilincimizin feneriyle o mekânda doğrusal bir patikada yürüdüğümüzü sanıyoruz. Ama kadim insanlar bunu biliyordu. 'An'ın içinde yaşamak' dedikleri şey, bir new-age sloganı değil, bir kuantum gerçeğiydi. Eğer bilincini doğru frekansa ayarlayabilirsen, o mekânda gezinebilirsin. Geçmişin yankılarını duyabilir, geleceğin fısıltılarını hissedebilirsin. Tarih, bir olaylar zinciri değil, birbiri içine geçmiş, hâlâ titreşen anıların bir senfonisidir.
Uçak alçalmaya başladığında, bulutların altından beliren manzara, babasının sözlerini doğrular gibiydi. Cenevre'nin düzenli, geometrik yapısının yerini, bir tepeden diğerine, bir vadiden diğerine akmış, durmuş ve katılaşmış bir lav gibi yayılan devasa bir şehir almıştı. İstanbul. Nehirler gibi kıvrılan yollar, birbiri üzerine tırmanmış binalar, tarihin katmanları gibi yükselen tepeler. Ve her şeyin ortasında, bir gümüş bıçak gibi parlayan Boğaziçi. Burası, bir şehir plancısının değil, tarihin kendisinin tasarladığı bir şehirdi. Avrupa ve Asya'nın sadece coğrafi olarak değil, zamansal ve kültürel olarak da iç içe geçtiği, tektonik bir birleşme noktası.
Havalimanının pasaport kontrolünden geçtiği an, yeni dünyanın havasını içine çekti. Bu, sadece farklı bir iklimin havası değildi. Bu havada, binlerce yıllık imparatorlukların tozu, denizin tuzu, milyonlarca insanın koşuşturmasının teri, kavrulmuş kestanenin ve közlenmiş mısırın tatlı kokusu vardı. Ve her şeyin üzerinde, şehrin ruhu gibi gökyüzünde yankılanan bir ses: İkindi ezanı. Minarelerden yükselen o melodik çağrı, Aras'ın alışık olduğu kilise çanlarının düzenli, matematiksel ritminden farklıydı. Bu seste bir hasret, bir yakarış, zamanın kendisi kadar eski bir davet vardı.
Kendini bir anda savunmasız ve kaybolmuş hissetti. CERN'de, evrenin sırlarını çözdüğünü sanan adam, şimdi bu kaotik şehrin gürültüsü içinde yönünü bulamayan bir çocuk gibiydi.
Telefonu titredi. İdris'ten yeni bir mesaj. Beklediği gibi bir adres veya buluşma noktası değildi.
- Şehrin nabzını dinle. Eski kelimelerin yeni bir hayat bulduğu, kâğıdın silikondan daha fazla anı sakladığı yeri hisset. Akşam ezanını bekle. Beyazıt Meydanı'na yakın ol.
Aras, bu şifreli mesajın yarattığı çaresizlikle bir taksiye atladı.
- Sultanahmet'e, lütfen, dedi, turistlerin sığındığı o tanıdık limanı seçerek. Küçük, mütevazı bir otele yerleşti. Odasının penceresi, dar bir sokağa ve karşıdaki eski bir ahşap evin cumbalı pencerelerine bakıyordu. O an, CERN'deki steril, manzaralı ofisinin ne kadar uzak ve anlamsız olduğunu fark etti.
Zaman geçmek bilmiyordu. Akşam ezanına saatler vardı. Bu bekleyiş, İdris'in planının bir parçası mıydı? Onu sabırsızlığın ve belirsizliğin içinde yoğurarak, zihninin o rasyonel kabuğunu kırmaya mı çalışıyordu? Aras, babasının bilgisayarını açtı. Ekranda, Dendera'daki rölyefin fotoğrafı vardı. Birkaç gün önce Cenevre'de baktığında, ona sadece antik bir gizem gibi görünen bu resim, şimdi bu eski şehrin odasında, pencereden sızan ezan sesleri eşliğinde farklı bir anlam kazanıyordu. Belki de babası haklıydı. Belki de bu kadim insanlar, bizim unuttuğumuz bir şeyi biliyorlardı. Ve belki de o bilgi, bu şehrin taşlarında, sokaklarında, havasında hâlâ saklıydı.
Akşam ezanı okunmaya başladığında, şehrin üzerine hüzünlü ama huzurlu bir örtü serildi. Tam o anda telefonu tekrar titredi. Bu kez bir adres vardı. Bir sokak adı ve bir numara. Altında tek bir not: "Sahaflar Çarşısı. Avludaki çınarın altı."
Aras, Kapalıçarşı'nın labirent gibi sokaklarına daldı. Turist kalabalığı, dükkânlardan bağıran satıcılar, baharat ve deri kokuları... Her şey bir rüyanın parçası gibiydi. Adresi bulmakta zorlandı. Sanki aradığı yer, bu dünyanın bir parçası değilmiş gibi, kendini gizliyordu. Sonunda, iki dükkânın arasındaki dar bir geçidi fark etti. Geçitten geçtiğinde, kendini zamanın unuttuğu bir avluda buldu. Ortada, gövdesi asırların yorgunluğunu taşıyan dev bir çınar ağacı vardı. Ağacın etrafına dizilmiş küçük masalarda insanlar çay içip sohbet ediyordu. Ve avlunun bir köşesinde, aradığı yeri gördü: Ahşap tabelasında eski bir kaligrafiyle "İrfan Sahaf" yazan küçük bir dükkân.
İçerisi, bir bilgi mağarasıydı. Yerden tavana kadar uzanan raflar, deri ciltli, mermer desenli, bez kaplı binlerce kitapla doluydu. Havada, eski kâğıdın, kurumuş mürekkebin ve derinin o eşsiz, tatlı kokusu vardı. Bir köşede pirinç astrolablar parlıyor, duvarlarda Osmanlıca hat sanatının en güzel örnekleri ve unutulmuş imparatorlukların haritaları asılı duruyordu. Burası CERN'in tam antiteziydi. Orada bilgi, steril sunucularda yaşayan soğuk, dijital birler ve sıfırlardan ibaretti. Burada ise bilgi, yaşayan, nefes alan, dokunulabilen bir varlıktı.
Tezgâhın arkasında, küçük bir taburede oturan bir adam vardı. Aras, yaşını tahmin edemedi. Altmışında da olabilirdi, yüz altmışında da. Üzerinde sade, bej rengi bir keten gömlek ve yelek vardı. Beyaza çalan sakalı göğsüne iniyordu. Ama onu asıl farklı kılan, gözleriydi. Gözleri, avludaki çınar ağacı kadar yaşlı, ama bir çocuğunki kadar berrak ve meraklı bakıyordu. Sakin bir okyanusun derinliklerini
taşıyan bu gözlerde, ne bir yargı ne de bir acele vardı. Sadece mutlak bir mevcudiyet.
Adam, Aras'ı görünce gülümsedi. Sanki onu yıllardır tanıyor ve her gün bu dükkânda bekliyordu.
Sahafın karşısındaki adamın gülümsemesi Aras'a ilk anda güven vermedi. Tam tersine, kendisini yıllardır bekliyormuş gibi davranması rahatsız ediciydi. Kontrol edilmekten hoşlanmayan bir insan için en kötü karşılaşma, diğer tarafın sizden önce bütün hamleleri biliyormuş gibi görünmesiydi.
Aras dükkânın eşiğinde durdu. İçerideki hava, dışarıdaki İstanbul kalabalığından ayrı bir iklime sahipti. Eski kâğıt, balmumu, tahta ve hafif bir tütün kokusu. Sokaktan gelen korna sesleri, insanların bağırışları, uzaktaki ezan burada duvarların arasında yumuşuyor, kitapların emdiği bir uğultuya dönüşüyordu.
Adam hiçbir şey söylemeden çaydanlığa uzandı. İnce belli bir bardağa çay doldurdu. Hareketleri gösterişli değildi; tam tersine olağanlığıyla tuhaftı. Aras, iki kıta değiştirip şifreli mesajların peşinden geldiği kişinin en azından daha dramatik bir görüntüye sahip olmasını beklemişti. Siyah takım elbise, gizli bir oda, güvenlik görevlileri... Bunun yerine önünde eski bir sahaf dükkânı ve çay ikram eden yaşlı bir adam vardı.
Aras içeri girdi ama kapıya yakın kaldı.
- Kapıyı kapatabilirsin, dedi adam. Sokağın gürültüsü konuşmayı zorlaştırıyor.
Aras kapıyı kapatmadı.
Adam bunu fark etti ama ısrar etmedi. Çayı tezgâha bıraktı.
- Şeker kullanmadığını hatırlıyorum, dedi.
Aras'ın omuzları gerildi.
- Beni tanıyorsunuz.
- Bir insan hakkında bilgi sahibi olmak, onu tanımak değildir.
- Benim hakkımda ne kadar bilgi sahibisiniz?
Adamın gözlerinde kısa bir eğlence parladı.
- Soruna verdiğim herhangi bir sayı seni rahatlatmayacak.
Aras bu tür kaçamak cevaplardan nefret ederdi. CERN'de bir öğrencisi böyle konuşsa onu doğrudan veriye geri gönderirdi. “O hâlde açık konuşalım. Annemin son kelimesini nereden biliyorsunuz?”
Adam çayı Aras'a doğru itti.
- Oturursan anlatmak daha kolay olur.
- Ben ayakta iyiyim.
- Senin tercihin.
Aras birkaç saniye adamı süzdü. Tezgâhın altında silah saklıyor olabilir miydi? Dükkânda başka biri var mıydı? Arka tarafta perdeyle ayrılmış küçük bölüm, kaçış yolu mıydı? İdris'in adresi onu buraya getirmişti ama bunun bir tuzak olmadığını kanıtlayan hiçbir şey yoktu.
- CERN'deki veriye erişiminiz var mı? diye sordu.
- Hayır.
- Odada mikrofon mu vardı?
- Olabilir. Ama benim değildi.
Bu cevap Aras'ın hoşuna gitmedi.
- Eridanus Fısıltısı adını nasıl bildiniz?
Yaşlı adam bir an sustu. Sonra raftan küçük, deri kaplı bir kitap aldı. Kitabı açmadı; yalnızca avucunda tuttu. “Bazen insanlar aynı şeyi farklı çağlarda farklı adlarla duyar. Sen ona bu adı verdin. Ben ise neyi adlandırdığını biliyordum.”
- Bu cevap değil.
- Şimdilik alabileceğin cevap bu.
Aras öfkeyle güldü.
- Binlerce kilometre geldim. İşimi, hayatımı bırakıp size ulaştım. Bana bilmece anlatmanız için değil.
- Hayır, dedi adam sakinlikle. Sen buraya benim için gelmedin. Baban için geldin. Aradaki fark önemli.
Cihan'ın adı havadaki bütün gerginliği başka bir yere taşıdı. Aras istemeden tezgâha yaklaştı.
- Babamı tanıyor muydunuz?
- Evet.
Tek kelime. Ama ilk kez kaçamak değildi.
Aras'ın nefesi değişti.
- Ne kadar?
- Yeterince.
- Ölmeden önce görüştünüz mü?
İdris'in bakışları, ilk kez doğrudan Aras'ın gözlerine sabitlendi.
- Evet.
Aras'ın zihninde onlarca soru aynı anda patladı. Neden daha önce ortaya çıkmadınız? Toroslar'da ne oldu? Annemi de tanıyor muydunuz? Konsorsiyum kim? Cihan size ne bıraktı?
Ama ağzından çıkan soru en basitiydi.
- Onları kurtarabilir miydiniz?
Dükkânın dışında bir martı çığlığı duyuldu. İdris'in yüzündeki ifade değişmedi, fakat sessizliği cevap kadar ağırdı.
- Her insanın yoluna müdahale edebileceğimiz bir an vardır, dedi sonunda. Ve müdahale edemeyeceğimiz anlar.
Aras öfkesini bastırdı.
- Bunun anlamı ne?
- Şu an anlatırsam bana inanmayacaksın.
- Şu an zaten size inanmıyorum.
İdris başını hafifçe eğdi.
- Bu iyi. İnanç, araştırmanın düşmanı olabilir. Şüpheyi yanında tut. Ama onu kapı yap, duvar değil.
Bu cümle Aras'ın istemeden oturmasına neden oldu. Çünkü ilk kez karşısındaki adam ona mistik bir mürid gibi değil, bir araştırmacı gibi konuşmuştu.
İstanbul'da ilk saatlerinde Aras kendisini sürekli ölçüyordu. Gürültü seviyesi, uyku eksikliği, jet lag, kalabalığın baskısı... Her garip hissin metafizik bir açıklaması olmak zorunda değildi. Şehrin kendisi yeterince güçlü bir duyusal saldırıydı.
Sultanahmet'teki otele yerleşince penceresini kapattı, perdeleri çekti ve iki kaçış rotası belirledi. Sonra bu davranışın paranoya mı, makul tedbir mi olduğunu düşündü. Cevap ikisi de olabilirdi.
İdris'in mesajları onu özellikle rahatsız ediyordu çünkü bunlar bilimsel talimatların tersiydi. Bir deney protokolü kesin olmalıydı; "şehrin nabzını dinle" gibi bir cümle ise alıcıyı kendi anlamını üretmeye zorluyordu.
Aras bir süre sonra bunun bilerek yapıldığını fark etti. Eğer İdris ona her koordinatı verirse Aras yalnızca emirleri takip edecekti. Belirsizlik ise onun dikkatini açıyordu.
Fakat bunun başka bir tehlikesi vardı: Belirsizlik, yanlış anlamı da büyütürdü.
Bu yüzden sahaf dükkânına giderken kendisine bir söz verdi. İdris ne kadar etkileyici olursa olsun, hiçbir cümlesini veri gibi kabul etmeyecekti.
İstanbul’a inmeden önce uçakta babasının kaydını kapatıp kendi notlarını açtı. Cenevre’den ayrılırken yaptığı en önemli şey bavul hazırlamak değil, veri kopyalarını ayırmak olmuştu. Üç harici disk aynı bilgiyi taşımıyordu. Birinde Cihan’ın arşivi, birinde Zehra’nın saha verileri, üçüncüsünde ise Aras’ın CERN analizleri vardı. Tek bir çantanın kaybolması bütün resmi yok etmeyecekti.
Telefonunu uçak modunda tutuyordu. SIM kartı çıkarmış, ayrı bir zarfa koymuştu. Bu önlemlerin ne kadarının gerçekten işe yaradığını bilmiyordu. Konsorsiyum babasının anlattığı kadar güçlüyse bir havayolu manifestosundan onu bulmak için telefona ihtiyaçları yoktu. Yine de güvenlik, mutlak görünmezlik değil, maliyeti yükseltme işiydi.
Kendi davranışlarını da gözlemliyordu. Havalimanında her koyu renk takım elbiseyi ajan sanmak, her kamerayı yalnızca kendisini izliyor gibi hissetmek kolaydı. Paranoya, gerçek bir tehdidin en kullanışlı yan etkisiydi; insan sonunda tehdidin yapmasına gerek kalmadan kendi zihnini kendisi tüketirdi.
Bu yüzden bir kural koydu: Her şüphe için en az iki bağımsız işaret.
Siyah araç tek başına kanıt değildi.
Aynı yüzü iki farklı yerde görmek olabilirdi.
Bir mesajın gecikmesi kanıt değildi.
İçeriğiyle birlikte teknik iz gerekiyordu.
Bu küçük yöntem, sonraki günlerde akıl sağlığıyla korkusu arasındaki en ince çizgi olacaktı.
Çay hâlâ sıcaktı.
Ayrılış, bir tür cerrahi operasyondu. Aras, son kırk sekiz saattir Cenevre'deki dairesinde, hayatını bir bavula sığdırmaya çalışırken bunu düşünüyordu. Ama bu, kendine acıyan bir vedanın melankolisi değildi; bir savaş cerrahının, kangren olmuş bir uzvu kesip atarken hissettiği o soğuk, acımasız gereklilikti. Kestiği uzuv, kendi hayatıydı. Dr. Aras Kaan'ın hayatı. Parlak, gelecek vaat eden, saygın teorik fizikçi. O adam, o gece CERN'de o fısıltıyı duyduğunda ölmüştü. Şimdi geriye kalan, bir kaçağın, bir arayıcının ve belki de bir kurbanın hayaletiydi.
Bavuluna sadece birkaç parça kıyafet koydu. Geri kalan boşluğu, hayatının asıl ağırlığı olan şeyle doldurdu: teknoloji. Babasının dizüstü bilgisayarını darbeye dayanıklı bir kılıfa sardı. Yanına, içleri babasının ve annesinin tüm dijital mirasıyla dolu, her biri askeri düzeyde şifrelenmiş üç harici sabit disk yerleştirdi. Bunlar artık onun kutsal emanetleriydi. Kuantum mekaniği kitaplarını, basılı makalelerini, ödüllerini geride bıraktı. Onlar eski dine aitti. Yeni dinin ayin kitapları, bu soğuk, metal kutulardı.
Her hareketinde, paranoyanın soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Perdeyi her araladığında, sokağın karşısında park etmiş siyah bir Audi'yi fark ediyor, içinde birinin oturup oturmadığını seçmeye çalışıyordu. Dairesinden çıkan her komşusu, potansiyel bir gözlemciydi. Telefonunun ahizesinden gelen en ufak bir cızırtı, dinlendiğine dair bir işaretti. Babasının son ses kaydındaki o kelime beyninde çekiç gibi vuruyordu: Konsorsiyum. Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu ama gölgesinin ne kadar büyük olabileceğini artık tahmin edebiliyordu. Varlıkları, bir kara deliğin varlığının etrafındaki yıldızların hareketinden anlaşılması gibi, sadece etkileriyle hissediliyordu. Ve şimdi, o kara deliğin olay ufkuna doğru çekiliyordu.
Cointrin Havalimanı'na giden taksideyken, Cenevre Gölü'nün sakin, mavisi huzur vermiyordu artık. Şehrin düzenli, temiz sokakları, kusursuz binaları, her şey bir illüzyonun parçası gibiydi. İnsanlığın, evrenin vahşi, kaotik gerçekliğinin üzerine örttüğü ince, medeni bir zar. O, bu zarın altındaki korkunç gerçeği görmüştü ve şimdi bu sahte düzenden kaçıyordu.
Havalimanı, organize bir kaosun merkeziydi. Güvenlik kontrollerinden geçerken, sırt çantasındaki bilgisayar ve disklerin X-ray cihazından geçtiği her saniye kalbi duracak gibi oluyordu. Bir an, bir güvenlik görevlisinin onu kenara çekip, "Bir saniye bekleyin, Dr. Kaan," demesini bekledi. Ama demedi. Kimse onu durdurmadı. Belki de henüz değil. Belki de ipini biraz daha serbest bırakıyorlardı, nereye gideceğini, kiminle buluşacağını görmek için. O, artık bir yemdi.
İstanbul uçağına bindiğinde, kendini bir mülteci gibi hissetti. Pencereden, bulutların arasında kaybolan Alplerin beyaz zirvelerine son kez baktı. Mantığın
ve rasyonel düşüncenin kaleleri orada, geride kalıyordu. Uçak doğuya, mantığın yerini mite, bilimin yerini büyüye bıraktığı topraklara doğru ilerliyken, Aras kulaklıklarını takıp babasının ses kayıtlarından birini daha dinlemeye başladı. Bu kez, babası felsefi bir tonda konuşuyordu.
- …Zaman doğrusal değil, Zehra. Bu en büyük yanılgımız. Zaman, bir mekân gibi. Her an, sonsuza dek var olmaya devam ediyor. Biz sadece bilincimizin feneriyle o mekânda doğrusal bir patikada yürüdüğümüzü sanıyoruz. Ama kadim insanlar bunu biliyordu. 'An'ın içinde yaşamak' dedikleri şey, bir new-age sloganı değil, bir kuantum gerçeğiydi. Eğer bilincini doğru frekansa ayarlayabilirsen, o mekânda gezinebilirsin. Geçmişin yankılarını duyabilir, geleceğin fısıltılarını hissedebilirsin. Tarih, bir olaylar zinciri değil, birbiri içine geçmiş, hâlâ titreşen anıların bir senfonisidir.
Uçak alçalmaya başladığında, bulutların altından beliren manzara, babasının sözlerini doğrular gibiydi. Cenevre'nin düzenli, geometrik yapısının yerini, bir tepeden diğerine, bir vadiden diğerine akmış, durmuş ve katılaşmış bir lav gibi yayılan devasa bir şehir almıştı. İstanbul. Nehirler gibi kıvrılan yollar, birbiri üzerine tırmanmış binalar, tarihin katmanları gibi yükselen tepeler. Ve her şeyin ortasında, bir gümüş bıçak gibi parlayan Boğaziçi. Burası, bir şehir plancısının değil, tarihin kendisinin tasarladığı bir şehirdi. Avrupa ve Asya'nın sadece coğrafi olarak değil, zamansal ve kültürel olarak da iç içe geçtiği, tektonik bir birleşme noktası.
Havalimanının pasaport kontrolünden geçtiği an, yeni dünyanın havasını içine çekti. Bu, sadece farklı bir iklimin havası değildi. Bu havada, binlerce yıllık imparatorlukların tozu, denizin tuzu, milyonlarca insanın koşuşturmasının teri, kavrulmuş kestanenin ve közlenmiş mısırın tatlı kokusu vardı. Ve her şeyin üzerinde, şehrin ruhu gibi gökyüzünde yankılanan bir ses: İkindi ezanı. Minarelerden yükselen o melodik çağrı, Aras'ın alışık olduğu kilise çanlarının düzenli, matematiksel ritminden farklıydı. Bu seste bir hasret, bir yakarış, zamanın kendisi kadar eski bir davet vardı.
Kendini bir anda savunmasız ve kaybolmuş hissetti. CERN'de, evrenin sırlarını çözdüğünü sanan adam, şimdi bu kaotik şehrin gürültüsü içinde yönünü bulamayan bir çocuk gibiydi.
Telefonu titredi. İdris'ten yeni bir mesaj. Beklediği gibi bir adres veya buluşma noktası değildi.
- Şehrin nabzını dinle. Eski kelimelerin yeni bir hayat bulduğu, kâğıdın silikondan daha fazla anı sakladığı yeri hisset. Akşam ezanını bekle. Beyazıt Meydanı'na yakın ol.
Aras, bu şifreli mesajın yarattığı çaresizlikle bir taksiye atladı.
- Sultanahmet'e, lütfen, dedi, turistlerin sığındığı o tanıdık limanı seçerek. Küçük, mütevazı bir otele yerleşti. Odasının penceresi, dar bir sokağa ve karşıdaki eski bir ahşap evin cumbalı pencerelerine bakıyordu. O an, CERN'deki steril, manzaralı ofisinin ne kadar uzak ve anlamsız olduğunu fark etti.
Zaman geçmek bilmiyordu. Akşam ezanına saatler vardı. Bu bekleyiş, İdris'in planının bir parçası mıydı? Onu sabırsızlığın ve belirsizliğin içinde yoğurarak, zihninin o rasyonel kabuğunu kırmaya mı çalışıyordu? Aras, babasının bilgisayarını açtı. Ekranda, Dendera'daki rölyefin fotoğrafı vardı. Birkaç gün önce Cenevre'de baktığında, ona sadece antik bir gizem gibi görünen bu resim, şimdi bu eski şehrin odasında, pencereden sızan ezan sesleri eşliğinde farklı bir anlam kazanıyordu. Belki de babası haklıydı. Belki de bu kadim insanlar, bizim unuttuğumuz bir şeyi biliyorlardı. Ve belki de o bilgi, bu şehrin taşlarında, sokaklarında, havasında hâlâ saklıydı.
Akşam ezanı okunmaya başladığında, şehrin üzerine hüzünlü ama huzurlu bir örtü serildi. Tam o anda telefonu tekrar titredi. Bu kez bir adres vardı. Bir sokak adı ve bir numara. Altında tek bir not: "Sahaflar Çarşısı. Avludaki çınarın altı."
Aras, Kapalıçarşı'nın labirent gibi sokaklarına daldı. Turist kalabalığı, dükkânlardan bağıran satıcılar, baharat ve deri kokuları... Her şey bir rüyanın parçası gibiydi. Adresi bulmakta zorlandı. Sanki aradığı yer, bu dünyanın bir parçası değilmiş gibi, kendini gizliyordu. Sonunda, iki dükkânın arasındaki dar bir geçidi fark etti. Geçitten geçtiğinde, kendini zamanın unuttuğu bir avluda buldu. Ortada, gövdesi asırların yorgunluğunu taşıyan dev bir çınar ağacı vardı. Ağacın etrafına dizilmiş küçük masalarda insanlar çay içip sohbet ediyordu. Ve avlunun bir köşesinde, aradığı yeri gördü: Ahşap tabelasında eski bir kaligrafiyle "İrfan Sahaf" yazan küçük bir dükkân.
İçerisi, bir bilgi mağarasıydı. Yerden tavana kadar uzanan raflar, deri ciltli, mermer desenli, bez kaplı binlerce kitapla doluydu. Havada, eski kâğıdın, kurumuş mürekkebin ve derinin o eşsiz, tatlı kokusu vardı. Bir köşede pirinç astrolablar parlıyor, duvarlarda Osmanlıca hat sanatının en güzel örnekleri ve unutulmuş imparatorlukların haritaları asılı duruyordu. Burası CERN'in tam antiteziydi. Orada bilgi, steril sunucularda yaşayan soğuk, dijital birler ve sıfırlardan ibaretti. Burada ise bilgi, yaşayan, nefes alan, dokunulabilen bir varlıktı.
Tezgâhın arkasında, küçük bir taburede oturan bir adam vardı. Aras, yaşını tahmin edemedi. Altmışında da olabilirdi, yüz altmışında da. Üzerinde sade, bej rengi bir keten gömlek ve yelek vardı. Beyaza çalan sakalı göğsüne iniyordu. Ama onu asıl farklı kılan, gözleriydi. Gözleri, avludaki çınar ağacı kadar yaşlı, ama bir çocuğunki kadar berrak ve meraklı bakıyordu. Sakin bir okyanusun derinliklerini
taşıyan bu gözlerde, ne bir yargı ne de bir acele vardı. Sadece mutlak bir mevcudiyet.
Adam, Aras'ı görünce gülümsedi. Sanki onu yıllardır tanıyor ve her gün bu dükkânda bekliyordu.
Sahafın karşısındaki adamın gülümsemesi Aras'a ilk anda güven vermedi. Tam tersine, kendisini yıllardır bekliyormuş gibi davranması rahatsız ediciydi. Kontrol edilmekten hoşlanmayan bir insan için en kötü karşılaşma, diğer tarafın sizden önce bütün hamleleri biliyormuş gibi görünmesiydi.
Aras dükkânın eşiğinde durdu. İçerideki hava, dışarıdaki İstanbul kalabalığından ayrı bir iklime sahipti. Eski kâğıt, balmumu, tahta ve hafif bir tütün kokusu. Sokaktan gelen korna sesleri, insanların bağırışları, uzaktaki ezan burada duvarların arasında yumuşuyor, kitapların emdiği bir uğultuya dönüşüyordu.
Adam hiçbir şey söylemeden çaydanlığa uzandı. İnce belli bir bardağa çay doldurdu. Hareketleri gösterişli değildi; tam tersine olağanlığıyla tuhaftı. Aras, iki kıta değiştirip şifreli mesajların peşinden geldiği kişinin en azından daha dramatik bir görüntüye sahip olmasını beklemişti. Siyah takım elbise, gizli bir oda, güvenlik görevlileri... Bunun yerine önünde eski bir sahaf dükkânı ve çay ikram eden yaşlı bir adam vardı.
Aras içeri girdi ama kapıya yakın kaldı.
- Kapıyı kapatabilirsin, dedi adam. Sokağın gürültüsü konuşmayı zorlaştırıyor.
Aras kapıyı kapatmadı.
Adam bunu fark etti ama ısrar etmedi. Çayı tezgâha bıraktı.
- Şeker kullanmadığını hatırlıyorum, dedi.
Aras'ın omuzları gerildi.
- Beni tanıyorsunuz.
- Bir insan hakkında bilgi sahibi olmak, onu tanımak değildir.
- Benim hakkımda ne kadar bilgi sahibisiniz?
Adamın gözlerinde kısa bir eğlence parladı.
- Soruna verdiğim herhangi bir sayı seni rahatlatmayacak.
Aras bu tür kaçamak cevaplardan nefret ederdi. CERN'de bir öğrencisi böyle konuşsa onu doğrudan veriye geri gönderirdi. “O hâlde açık konuşalım. Annemin son kelimesini nereden biliyorsunuz?”
Adam çayı Aras'a doğru itti.
- Oturursan anlatmak daha kolay olur.
- Ben ayakta iyiyim.
- Senin tercihin.
Aras birkaç saniye adamı süzdü. Tezgâhın altında silah saklıyor olabilir miydi? Dükkânda başka biri var mıydı? Arka tarafta perdeyle ayrılmış küçük bölüm, kaçış yolu mıydı? İdris'in adresi onu buraya getirmişti ama bunun bir tuzak olmadığını kanıtlayan hiçbir şey yoktu.
- CERN'deki veriye erişiminiz var mı? diye sordu.
- Hayır.
- Odada mikrofon mu vardı?
- Olabilir. Ama benim değildi.
Bu cevap Aras'ın hoşuna gitmedi.
- Eridanus Fısıltısı adını nasıl bildiniz?
Yaşlı adam bir an sustu. Sonra raftan küçük, deri kaplı bir kitap aldı. Kitabı açmadı; yalnızca avucunda tuttu. “Bazen insanlar aynı şeyi farklı çağlarda farklı adlarla duyar. Sen ona bu adı verdin. Ben ise neyi adlandırdığını biliyordum.”
- Bu cevap değil.
- Şimdilik alabileceğin cevap bu.
Aras öfkeyle güldü.
- Binlerce kilometre geldim. İşimi, hayatımı bırakıp size ulaştım. Bana bilmece anlatmanız için değil.
- Hayır, dedi adam sakinlikle. Sen buraya benim için gelmedin. Baban için geldin. Aradaki fark önemli.
Cihan'ın adı havadaki bütün gerginliği başka bir yere taşıdı. Aras istemeden tezgâha yaklaştı.
- Babamı tanıyor muydunuz?
- Evet.
Tek kelime. Ama ilk kez kaçamak değildi.
Aras'ın nefesi değişti.
- Ne kadar?
- Yeterince.
- Ölmeden önce görüştünüz mü?
İdris'in bakışları, ilk kez doğrudan Aras'ın gözlerine sabitlendi.
- Evet.
Aras'ın zihninde onlarca soru aynı anda patladı. Neden daha önce ortaya çıkmadınız? Toroslar'da ne oldu? Annemi de tanıyor muydunuz? Konsorsiyum kim? Cihan size ne bıraktı?
Ama ağzından çıkan soru en basitiydi.
- Onları kurtarabilir miydiniz?
Dükkânın dışında bir martı çığlığı duyuldu. İdris'in yüzündeki ifade değişmedi, fakat sessizliği cevap kadar ağırdı.
- Her insanın yoluna müdahale edebileceğimiz bir an vardır, dedi sonunda. Ve müdahale edemeyeceğimiz anlar.
Aras öfkesini bastırdı.
- Bunun anlamı ne?
- Şu an anlatırsam bana inanmayacaksın.
- Şu an zaten size inanmıyorum.
İdris başını hafifçe eğdi.
- Bu iyi. İnanç, araştırmanın düşmanı olabilir. Şüpheyi yanında tut. Ama onu kapı yap, duvar değil.
Bu cümle Aras'ın istemeden oturmasına neden oldu. Çünkü ilk kez karşısındaki adam ona mistik bir mürid gibi değil, bir araştırmacı gibi konuşmuştu.
İstanbul'da ilk saatlerinde Aras kendisini sürekli ölçüyordu. Gürültü seviyesi, uyku eksikliği, jet lag, kalabalığın baskısı... Her garip hissin metafizik bir açıklaması olmak zorunda değildi. Şehrin kendisi yeterince güçlü bir duyusal saldırıydı.
Sultanahmet'teki otele yerleşince penceresini kapattı, perdeleri çekti ve iki kaçış rotası belirledi. Sonra bu davranışın paranoya mı, makul tedbir mi olduğunu düşündü. Cevap ikisi de olabilirdi.
İdris'in mesajları onu özellikle rahatsız ediyordu çünkü bunlar bilimsel talimatların tersiydi. Bir deney protokolü kesin olmalıydı; "şehrin nabzını dinle" gibi bir cümle ise alıcıyı kendi anlamını üretmeye zorluyordu.
Aras bir süre sonra bunun bilerek yapıldığını fark etti. Eğer İdris ona her koordinatı verirse Aras yalnızca emirleri takip edecekti. Belirsizlik ise onun dikkatini açıyordu.
Fakat bunun başka bir tehlikesi vardı: Belirsizlik, yanlış anlamı da büyütürdü.
Bu yüzden sahaf dükkânına giderken kendisine bir söz verdi. İdris ne kadar etkileyici olursa olsun, hiçbir cümlesini veri gibi kabul etmeyecekti.
İstanbul’a inmeden önce uçakta babasının kaydını kapatıp kendi notlarını açtı. Cenevre’den ayrılırken yaptığı en önemli şey bavul hazırlamak değil, veri kopyalarını ayırmak olmuştu. Üç harici disk aynı bilgiyi taşımıyordu. Birinde Cihan’ın arşivi, birinde Zehra’nın saha verileri, üçüncüsünde ise Aras’ın CERN analizleri vardı. Tek bir çantanın kaybolması bütün resmi yok etmeyecekti.
Telefonunu uçak modunda tutuyordu. SIM kartı çıkarmış, ayrı bir zarfa koymuştu. Bu önlemlerin ne kadarının gerçekten işe yaradığını bilmiyordu. Konsorsiyum babasının anlattığı kadar güçlüyse bir havayolu manifestosundan onu bulmak için telefona ihtiyaçları yoktu. Yine de güvenlik, mutlak görünmezlik değil, maliyeti yükseltme işiydi.
Kendi davranışlarını da gözlemliyordu. Havalimanında her koyu renk takım elbiseyi ajan sanmak, her kamerayı yalnızca kendisini izliyor gibi hissetmek kolaydı. Paranoya, gerçek bir tehdidin en kullanışlı yan etkisiydi; insan sonunda tehdidin yapmasına gerek kalmadan kendi zihnini kendisi tüketirdi.
Bu yüzden bir kural koydu: Her şüphe için en az iki bağımsız işaret.
Siyah araç tek başına kanıt değildi.
Aynı yüzü iki farklı yerde görmek olabilirdi.
Bir mesajın gecikmesi kanıt değildi.
İçeriğiyle birlikte teknik iz gerekiyordu.
Bu küçük yöntem, sonraki günlerde akıl sağlığıyla korkusu arasındaki en ince çizgi olacaktı.
Çay hâlâ sıcaktı.