BÖLÜM 8 - İRFAN SAHAF
- Hoş geldin, Aras Bey, dedi, sesi ne kalın ne de inceydi, ama tınısı odadaki bütün kitapların bilgeliğini taşıyor gibiydi. Yolculuğun rahat geçti mi?
Aras şaşkınlıkla kekeledi.
- Siz... Siz misiniz İdris?
Adam güldü. "İsimler, giydiğimiz elbiseler gibidir. Bazen İdris derler, bazen başka bir şey. Önemli olan elbise değil, içindeki. Lütfen, şöyle buyurun." Tezgâhın yanındaki küçük, ahşap bir sandalyeyi işaret etti ve ona bir bardak çay ikram etti.
Aras oturdu ama rahatlayamadı. Zihnindeki binlerce soru bir sel gibi hücum ediyordu. "Siz kimsiniz? Bütün bunları, babamı, annemi, o sinyali... nereden biliyorsunuz? Beni neden buraya çağırdınız?"
İdris çayından bir yudum aldı ve bardağını tabağa koydu. Çıkan ses, dükkânın sessizliğinde bir çan gibi çınladı. "Çok fazla soru, genç adam. Ve hepsi de 'ben' ve 'sen' ile ilgili. Oysa asıl soru 'ne' ve 'neden' olmalı. Kim olduğumun önemi yok. Bir rehberim, diyelim. Babanızın ve annenizin kim olduğunu ise sizden daha iyi biliyor olabilirim. Onlar, bu çağın en cesur kâşifleriydi. Sadece toprağın veya nöronların değil, gerçekliğin kendisinin haritasını çıkarmaya çalıştılar. Ve haritada canavarların olduğu bir bölgeye girdiler."
- Konsorsiyum, diye fısıldadı Aras.
İdris başını salladı.
- İsimlerden bir tanesi. Kendilerine tarih boyunca farklı isimler verdiler. Ama amaçları hep aynıydı: Kontrol. Onlar, evrenin o büyük şarkısını, yani senin 'fısıltı' dediğin şeyi, insanlığın duymasını istemezler. Çünkü o şarkıyı duyan insan, zincirlerinden kurtulur. Sorgulamaya başlar. Onlar ise sorgulayan değil, itaat eden bir insanlık isterler. Bu yüzden o şarkıyı, o fısıltıyı bir gürültüye çevirmek, onu kendi istedikleri gibi yayınlayan bir radyo istasyonuna dönüştürmek istiyorlar. Senin CERN'de gördüğün şey, onların bu devasa teknolojik barajı kurma çabalarının sadece küçük bir sızıntısı.
Aras'ın zihni, bu devasa komployu kavramaya çalışıyordu.
- Ama nasıl? Gerçekliği nasıl kontrol edebilirler?
- Babanızın en çok yaklaştığı yerden, dedi İdris. Raftan eski, deri kaplı bir anatomi kitabı aldı ve sayfasını açtı. Ortasında, insan beyninin detaylı bir çizimi
vardı. Parmağıyla beynin merkezindeki o küçük, çam kozalağı şeklindeki organı işaret etti. "Epifiz bezi. Senin meslektaşların buna 'atrofiye uğramış bir göz' der. Sadece melatonin salgılar, uyku döngünü ayarlar. Ne kadar da sıkıcı bir tanım, değil mi?"
İdris, Aras'ın gözlerinin içine baktı.
- Oysa bu, bir göz. Ama dışarıyı değil, içeriyi gören bir göz. Senin 'gerçeklik' dediğin şeyin, bilincinin yarattığı bir hologram olduğunu düşün. Bu hologramın yansıtıldığı bir perde var. İşte bu küçük organ, o perdenin arkasına bakabilen, yansıtıcının kendisine dönebilen bir kapıdır. Bir 'yıldız kapısı', eğer istersen. Doğru şekilde aktive edildiğinde, sadece Akaşik Alan'ı, yani o fısıltıyı duymakla kalmaz, aynı zamanda onu etkileyebilirsin. Madde, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Enerji ise bilginin. Bilgiyi değiştirebilen, maddeyi de değiştirebilir.
Duraksadı ve devam etti. "Ama bu kapı kireçlenmiş durumda. Modern insanın kapısı, korkuyla, materyalizmle, içtiğiniz sudaki florürden yediğiniz işlenmiş gıdaya kadar her şeyle kireçlenmiş. Konsorsiyum'un en büyük başarısı budur. İnsanlığı, kendi içlerindeki tanrısal potansiyele karşı körleştirdiler. Biyolojik yıldız kapılarını kilitlediler ki, kendi teknolojik kapılarını tek seçenek olarak sunabilsinler."
Aras, duydukları karşısında sersemlemişti. Bütün o komplo teorileri, ezoterik inançlar, babasının "saçmalık" olarak gördüğü fikirler, bu yaşlı adamın ağzında, korkutucu bir mantık silsilesiyle birleşiyordu. Fizik, biyoloji, tarih, mitoloji... hepsi aynı yapbozun parçalarıydı.
- Peki... benden ne istiyorsunuz? diye sordu Aras, sesindeki çaresizliği gizleyemeden.
İdris, yerinden kalkıp dükkânın loş bir köşesine gitti. Elinde, ne kitaba ne de bir alete benzeyen, pirinçten yapılmış, iç içe geçmiş halkalardan oluşan karmaşık bir nesneyle döndü. Bir tür usturlaba benziyordu ama çok daha karmaşıktı. Yüzeyinde, tanıdık takımyıldızların yanı sıra, Aras'ın hiç görmediği semboller ve geometrik desenler vardı.
Nesneyi Aras'ın önüne koydu. Metal, dokunulmamasına rağmen ılık gibiydi.
- Baban, dedi İdris, fısıltıyı zihniyle, denklemlerle anlamaya çalıştı. Annen, onu toprakta, taşlarda, tarihin izlerinde aradı. İkisi de haklıydı, ama eksiktiler. Bu denklemi tamamlayacak olan üçüncü bir unsur var: bizzat kendin.
Elini usturlabın üzerine koydu. "Bu yolculukta zihnin senin hem en iyi dostun hem de en büyük düşmanın olacak. Onu bir araç olarak kullanmayı öğrenmelisin, efendin olmasına izin verme. Bu alet, bir başlangıç noktası. Babanın
denklemlerini ve annenin haritalarını, senin biyolojik frekansınla birleştirecek bir anahtar. Fısıltıyı duymak için ilk notayı bulmana yardım edecek."
Aras, karmaşık nesneye bakakaldı.
- Ne yapmam gerekiyor?
İdris'in gözlerinde gizemli bir pırıltı belirdi.
- Önce, dinlemeyi öğrenmelisin. Ama sadece kulaklarınla değil. Bütün varlığınla. Ve şunu asla unutma, dedi, kapıya doğru yürürken. Bu şehrin fısıltılarını dinleyen tek akıllı yaşam formu sen değilsin. Bazıları taştan daha eskidir ve insanları pek sevmezler.
Bu son cümle, havada asılı kaldı. Bir tehdit miydi, bir uyarı mı, yoksa sadece bir bilgi kırıntısı mı, Aras anlayamadı. İdris avlunun alacakaranlığında kaybolurken, Aras dükkânın ortasında, elinde imkânsız bir nesneyle tek başına kalmıştı. İstanbul'un kadim ruhu, etrafını bir sis gibi sarmıştı ve Aras, bilimin güvenli kıyılarından ne kadar uzağa sürüklendiğini ilk defa dehşetle fark etti. Yolculuk, daha yeni başlıyordu.
İdris'in Konsorsiyumdan söz edişinde Aras'ı en çok rahatsız eden şey, örgütü tarif ederken gösterdiği sakinlikti. Eğer anlattıklarının yarısı bile doğruysa, insanın sesinde korku, öfke ya da en azından nefret bulunması gerekirdi. İdris ise hava durumundan söz eder gibi konuşuyordu.
- Kontrol, dedi Aras. Bu fazla genel. Dünyadaki her devlet, şirket, din, ideoloji bir ölçüde kontrol ister. Siz bana ne anlatıyorsunuz? Tek bir örgüt mü? Bir ağ mı? Bir grup milyarder mi? Devletlerin üzerinde çalışan bir yapı mı?
İdris,
- Onu bir piramit gibi düşünme, dedi. Piramidin tepesini bulursan yapıyı çözeceğini sanırsın. Daha çok mantar ağı gibi düşün. Toprağın altında birbirine değen, bazen aynı amaçla çalışan, bazen birbirinden habersiz düğümler.
- Bu, herhangi bir komplo teorisinin kurtarıcı açıklaması. Görünmez, merkezi yok, sınırı yok; dolayısıyla yanlışlanamaz.
İdris gülümsedi.
- İşte bu yüzden sana isim listesi vermiyorum. Sen kanıt istiyorsun. Kanıtı bulacaksın.
- Babam buldu mu?
- Bir kısmını.
- Ve öldü.
- Evet.
Bu kez İdris kelimeyi yumuşatmadı.
Aras çay bardağının ince kenarını başparmağıyla çevirdi.
- Göçük değildi.
İdris,
- Resmî rapor bir göçük, dedi.
- Size raporu sormuyorum.
- Biliyorum.
- Öldürüldüler mi?
İdris uzun süre cevap vermedi. Sonunda,
- Onların ölümü, yürüdükleri yoldan bağımsız değildi, dedi.
Aras öne eğildi.
- Bu da cevap değil.
- Bugün sana bütün cevapları verirsem yarın hangisinin doğru olduğunu ayırt edemezsin. Benim sözlerime inanmış olursun. Cihan'ın en büyük hatalarından biri buydu; bazı şeyleri görmeye başladığında, doğru olanla görmek istediği şeyi birbirinden ayırmakta zorlandı.
Bu cümle Aras'ı durdurdu. İdris babasını azizleştirmiyordu. Tam tersine, kusurundan bahsediyordu.
- Babam sizinle ne yaptı?
- Konuştu. Tartıştı. Bazen dinledi. Çoğu zaman dinlemedi.
Bu, Aras'ın tanıdığı Cihan'a şaşırtıcı derecede uygundu.
İdris, dükkânın arka raflarından bir dosya çıkarmadı, gizli fotoğraf göstermedi. Bunun yerine Aras'ın önüne boş bir kâğıt koydu. Ortasına küçük bir nokta çizdi.
- Sen CERN'de ne gördün?
Aras kaşlarını çattı.
- Bunu biliyorsunuz.
- Benim ne bildiğim önemli değil. Sen ne gördün?
Aras istemeden bilim insanı moduna geçti. Anomalinin tekrarlanan morfolojisini, yönelimini, Eridanus eşleşmesini anlattı. Sonifikasyon kısmında duraksadı; kulağa ne kadar saçma geldiğinin farkındaydı. İdris hiç alay etmedi.
- Peki, dedi yaşlı adam. Bunlardan hangisi yorum, hangisi ölçüm?
Aras bir an şaşırdı. Sonra tek tek ayırdı. Enerji imzası: ölçüm. Tekrarlama: ölçüm. Yönelim: ölçüm ama sistematik hataya açık. Eridanus bağlantısı: korelasyon. Fısıltının ‘mesaj’ olduğu düşüncesi: yorum. Bilinçle ilişkisi: henüz spekülasyon.
İdris başını salladı.
- Bunu unutma. Önümüzdeki günlerde göreceğin şeylerin bazıları, ölçüm ile yorum arasındaki çizgiyi daha da bulanıklaştıracak.
- Ne göreceğim?
- Bazen senin baktığın şeyi değil, bakan kişiyi değiştiren olaylar.
Aras hoşnutsuzca kaşlarını çattı.
İdris devam etti: “Cihan'ın yolu, beynin içinden başladı. Zehra'nın yolu taşların içinden. İkisi de aynı kapının iki yüzüne geldiler. Sen ise üçüncü bir yerden geldin: parçacıklardan. Bu seni değerli yapan şey, onlardan daha zeki olman değil. Aynı yanılgılara başka bir dille karşı koyabilme ihtimalin.”
Aras bu cümleyi not almak istedi ama yapmadı.
- Benden ne istiyorsunuz?
- Şimdilik hiçbir şey.
- Beni buraya çağırdınız.
- Çünkü sen zaten yürümeye başladın. Önüne çıkan ilk uçurumda yalnız kalmaman için.
- Ve sonra?
İdris tezgâhın altından küçük bir nesne çıkardı. Aras o an henüz ona dokunmadı. Nesnenin biçimi basit görünüyordu ama yüzeyi ışığı garip biçimde tutuyordu.
Çay soğurken Aras sorularını sıraya koydu.
- Birincisi: CERN'de ne yaptığımı nasıl bildiniz? İkincisi: Sumeru'yu nereden biliyorsunuz? Üçüncüsü: Ailemle ilişkiniz neydi?
İdris bardağın ince belli camına baktı.
- Üç doğru soru. Üçüne de tam cevap vermeyeceğim.
- O halde burada olmamın anlamı yok.
Aras kalkmaya davrandı.
İdris hiç telaşlanmadı.
- CERN'deki olayın kendisini bilmiyordum. Bir dalganın oluştuğunu biliyordum. Kimin duyacağını bilmiyordum. Sen duyduğunda, ailenin bıraktığı işaretler seni bana bağladı.
Aras oturmadı.
- Bu cevap değil.
- Sumeru'yu Zehra'dan biliyorum.
Aras'ın eli sandalyenin arkasında dondu.
- Onu tanıyordunuz.
- Yeterince.
- Ne kadar yeterince?
İdris'in bakışında ilk kez hüzne benzeyen bir şey belirdi.
- Sana bunu ben anlatırsam anneni benim hatıramdan öğrenirsin. Senin onu kendi kayıtlarından öğrenmen gerek.
Aras yeniden oturdu.
- Babama güveniyor muydunuz?
- Bir zamanlar.
- Sonra?
- Sonra o da kendine fazla güvendi.
Bu cümle, Aras'ın İdris'e karşı duyduğu ilk gerçek kuşkuyu doğurdu. Eğer Cihan'la İdris arasında geçmiş varsa, İdris yalnızca tarafsız rehber olamazdı. Kendi başarısızlıkları, borçları ve sırları olmalıydı.
Bu düşünce Aras'ı rahatlatmak yerine güçlendirdi.
İdris'i insanüstü bir bilge olarak değil, doğrulanması gereken bir kaynak olarak görmeye başladı.
İdris, Konsorsiyumu anlatırken Aras araya girdi.
- Dünyadaki savaşları, ilaç şirketlerini, teknolojiyi ve bütün iktidar yapılarını tek bir örgüte bağlayacaksanız burada kalkarım.
Yaşlı adam güldü.
- İyi ki söyledin. Ben de o tür hikâyeleri sevmem.
Aras şaşırdı.
- Konsorsiyum dünyayı yönetmez, dedi İdris. Dünya, yönetilemeyecek kadar karmaşıktır. Onlar yalnızca bazı düğümlerde çok güçlüdür. Araştırma fonları, belirli şirketler, bazı devlet programları, bazı özel laboratuvarlar. Bir imparatorluk değil; çıkarları zaman zaman kesişen bir ağ.
- O halde neden tek isim?
- Çünkü senin için şimdilik ayrıntı gereksiz. İleride onların da birbirinden nefret eden fraksiyonları olduğunu göreceksin. Kontrol isteyenler var, bağlantıyı tamamen kesmek isteyenler var, yalnızca teknolojiyi satmak isteyenler var.
Aras bunu not etti.
- Ailem hangi fraksiyonla çalıştı?
İdris'in yüzü kapandı.
- Kimera'yı kuranlarla.
- Kimera ne?
İdris bu kez gerçekten sustu.
Aras kelimeyi ilk kez bilinçli olarak burada duymadı; İdris son anda kendisini tuttu. Fakat yüzündeki değişim, Aras'ın daha sonra Yankı Odası'nda karşılaşacağı kelime için geriye dönük bir iz bırakacaktı.
- Bir gün cevabını kendin bulacaksın, dedi yaşlı adam.
- Bu cümleye şimdiden nefret etmeye başladım.
- İşe yarıyor ama.
İdris’in dükkânındaki ilk konuşmanın Aras’ı en çok rahatsız eden yanı, adamın olağanüstü şeyleri gündelik bir sakinlikle anlatmasıydı. Konsorsiyumdan söz ederken sesini alçaltmıyor, Akaşik Alan dediğinde gözlerini kapatmıyor, epifiz bezine “kapı” derken mistik bir ayin havasına girmiyordu. Sanki çok karmaşık ama sıradan bir mühendislik sisteminden söz ediyordu.
Aras sonunda dayanamadı.
- Bütün bunları biliyorsanız neden kendiniz durdurmuyorsunuz?
İdris çayını karıştırdı.
- Neyi?
- Konsorsiyumu.
- Bir kelimeyi durduramam.
- Örgütü.
- Bir örgütü dağıtırsan onu oluşturan arzu ortadan kalkar mı?
- Bu cevap değil.
- Hayır. Sınır.
Aras kaşlarını çattı.
İdris devam etti.
- Ben kapıları gösterebilirim. Bazılarını açabilirim. Ama senin yerine geçersem, öğrendiğin şey hakikat değil itaat olur. Konsorsiyumun yaptığı da tam olarak budur: İnsanların seçim yapma zahmetini ellerinden almak.
- Yani müdahale etmiyorsunuz çünkü felsefi olarak uygun bulmuyorsunuz.
- Hayır. Bazen müdahale edemediğim için.
Bu, İdris’in ağzından çıkan ilk gerçek sınırlama cümlesiydi.
Aras hemen yakaladı.
- Neden?
İdris’in bakışı bir an uzaklaştı.
- Her sistemin korunum yasaları vardır, fizikçi. Benimkiler de.
Aras daha fazlasını sordu ama cevap alamadı. Yine de o küçük itiraf önemliydi. İdris sınırsız değildi. Belki de bütün bu yolculukta kimse sınırsız değildi.
- Sonrası, dedi İdris, senin neyi duymaya hazır olduğuna bağlı.
- Hoş geldin, Aras Bey, dedi, sesi ne kalın ne de inceydi, ama tınısı odadaki bütün kitapların bilgeliğini taşıyor gibiydi. Yolculuğun rahat geçti mi?
Aras şaşkınlıkla kekeledi.
- Siz... Siz misiniz İdris?
Adam güldü. "İsimler, giydiğimiz elbiseler gibidir. Bazen İdris derler, bazen başka bir şey. Önemli olan elbise değil, içindeki. Lütfen, şöyle buyurun." Tezgâhın yanındaki küçük, ahşap bir sandalyeyi işaret etti ve ona bir bardak çay ikram etti.
Aras oturdu ama rahatlayamadı. Zihnindeki binlerce soru bir sel gibi hücum ediyordu. "Siz kimsiniz? Bütün bunları, babamı, annemi, o sinyali... nereden biliyorsunuz? Beni neden buraya çağırdınız?"
İdris çayından bir yudum aldı ve bardağını tabağa koydu. Çıkan ses, dükkânın sessizliğinde bir çan gibi çınladı. "Çok fazla soru, genç adam. Ve hepsi de 'ben' ve 'sen' ile ilgili. Oysa asıl soru 'ne' ve 'neden' olmalı. Kim olduğumun önemi yok. Bir rehberim, diyelim. Babanızın ve annenizin kim olduğunu ise sizden daha iyi biliyor olabilirim. Onlar, bu çağın en cesur kâşifleriydi. Sadece toprağın veya nöronların değil, gerçekliğin kendisinin haritasını çıkarmaya çalıştılar. Ve haritada canavarların olduğu bir bölgeye girdiler."
- Konsorsiyum, diye fısıldadı Aras.
İdris başını salladı.
- İsimlerden bir tanesi. Kendilerine tarih boyunca farklı isimler verdiler. Ama amaçları hep aynıydı: Kontrol. Onlar, evrenin o büyük şarkısını, yani senin 'fısıltı' dediğin şeyi, insanlığın duymasını istemezler. Çünkü o şarkıyı duyan insan, zincirlerinden kurtulur. Sorgulamaya başlar. Onlar ise sorgulayan değil, itaat eden bir insanlık isterler. Bu yüzden o şarkıyı, o fısıltıyı bir gürültüye çevirmek, onu kendi istedikleri gibi yayınlayan bir radyo istasyonuna dönüştürmek istiyorlar. Senin CERN'de gördüğün şey, onların bu devasa teknolojik barajı kurma çabalarının sadece küçük bir sızıntısı.
Aras'ın zihni, bu devasa komployu kavramaya çalışıyordu.
- Ama nasıl? Gerçekliği nasıl kontrol edebilirler?
- Babanızın en çok yaklaştığı yerden, dedi İdris. Raftan eski, deri kaplı bir anatomi kitabı aldı ve sayfasını açtı. Ortasında, insan beyninin detaylı bir çizimi
vardı. Parmağıyla beynin merkezindeki o küçük, çam kozalağı şeklindeki organı işaret etti. "Epifiz bezi. Senin meslektaşların buna 'atrofiye uğramış bir göz' der. Sadece melatonin salgılar, uyku döngünü ayarlar. Ne kadar da sıkıcı bir tanım, değil mi?"
İdris, Aras'ın gözlerinin içine baktı.
- Oysa bu, bir göz. Ama dışarıyı değil, içeriyi gören bir göz. Senin 'gerçeklik' dediğin şeyin, bilincinin yarattığı bir hologram olduğunu düşün. Bu hologramın yansıtıldığı bir perde var. İşte bu küçük organ, o perdenin arkasına bakabilen, yansıtıcının kendisine dönebilen bir kapıdır. Bir 'yıldız kapısı', eğer istersen. Doğru şekilde aktive edildiğinde, sadece Akaşik Alan'ı, yani o fısıltıyı duymakla kalmaz, aynı zamanda onu etkileyebilirsin. Madde, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Enerji ise bilginin. Bilgiyi değiştirebilen, maddeyi de değiştirebilir.
Duraksadı ve devam etti. "Ama bu kapı kireçlenmiş durumda. Modern insanın kapısı, korkuyla, materyalizmle, içtiğiniz sudaki florürden yediğiniz işlenmiş gıdaya kadar her şeyle kireçlenmiş. Konsorsiyum'un en büyük başarısı budur. İnsanlığı, kendi içlerindeki tanrısal potansiyele karşı körleştirdiler. Biyolojik yıldız kapılarını kilitlediler ki, kendi teknolojik kapılarını tek seçenek olarak sunabilsinler."
Aras, duydukları karşısında sersemlemişti. Bütün o komplo teorileri, ezoterik inançlar, babasının "saçmalık" olarak gördüğü fikirler, bu yaşlı adamın ağzında, korkutucu bir mantık silsilesiyle birleşiyordu. Fizik, biyoloji, tarih, mitoloji... hepsi aynı yapbozun parçalarıydı.
- Peki... benden ne istiyorsunuz? diye sordu Aras, sesindeki çaresizliği gizleyemeden.
İdris, yerinden kalkıp dükkânın loş bir köşesine gitti. Elinde, ne kitaba ne de bir alete benzeyen, pirinçten yapılmış, iç içe geçmiş halkalardan oluşan karmaşık bir nesneyle döndü. Bir tür usturlaba benziyordu ama çok daha karmaşıktı. Yüzeyinde, tanıdık takımyıldızların yanı sıra, Aras'ın hiç görmediği semboller ve geometrik desenler vardı.
Nesneyi Aras'ın önüne koydu. Metal, dokunulmamasına rağmen ılık gibiydi.
- Baban, dedi İdris, fısıltıyı zihniyle, denklemlerle anlamaya çalıştı. Annen, onu toprakta, taşlarda, tarihin izlerinde aradı. İkisi de haklıydı, ama eksiktiler. Bu denklemi tamamlayacak olan üçüncü bir unsur var: bizzat kendin.
Elini usturlabın üzerine koydu. "Bu yolculukta zihnin senin hem en iyi dostun hem de en büyük düşmanın olacak. Onu bir araç olarak kullanmayı öğrenmelisin, efendin olmasına izin verme. Bu alet, bir başlangıç noktası. Babanın
denklemlerini ve annenin haritalarını, senin biyolojik frekansınla birleştirecek bir anahtar. Fısıltıyı duymak için ilk notayı bulmana yardım edecek."
Aras, karmaşık nesneye bakakaldı.
- Ne yapmam gerekiyor?
İdris'in gözlerinde gizemli bir pırıltı belirdi.
- Önce, dinlemeyi öğrenmelisin. Ama sadece kulaklarınla değil. Bütün varlığınla. Ve şunu asla unutma, dedi, kapıya doğru yürürken. Bu şehrin fısıltılarını dinleyen tek akıllı yaşam formu sen değilsin. Bazıları taştan daha eskidir ve insanları pek sevmezler.
Bu son cümle, havada asılı kaldı. Bir tehdit miydi, bir uyarı mı, yoksa sadece bir bilgi kırıntısı mı, Aras anlayamadı. İdris avlunun alacakaranlığında kaybolurken, Aras dükkânın ortasında, elinde imkânsız bir nesneyle tek başına kalmıştı. İstanbul'un kadim ruhu, etrafını bir sis gibi sarmıştı ve Aras, bilimin güvenli kıyılarından ne kadar uzağa sürüklendiğini ilk defa dehşetle fark etti. Yolculuk, daha yeni başlıyordu.
İdris'in Konsorsiyumdan söz edişinde Aras'ı en çok rahatsız eden şey, örgütü tarif ederken gösterdiği sakinlikti. Eğer anlattıklarının yarısı bile doğruysa, insanın sesinde korku, öfke ya da en azından nefret bulunması gerekirdi. İdris ise hava durumundan söz eder gibi konuşuyordu.
- Kontrol, dedi Aras. Bu fazla genel. Dünyadaki her devlet, şirket, din, ideoloji bir ölçüde kontrol ister. Siz bana ne anlatıyorsunuz? Tek bir örgüt mü? Bir ağ mı? Bir grup milyarder mi? Devletlerin üzerinde çalışan bir yapı mı?
İdris,
- Onu bir piramit gibi düşünme, dedi. Piramidin tepesini bulursan yapıyı çözeceğini sanırsın. Daha çok mantar ağı gibi düşün. Toprağın altında birbirine değen, bazen aynı amaçla çalışan, bazen birbirinden habersiz düğümler.
- Bu, herhangi bir komplo teorisinin kurtarıcı açıklaması. Görünmez, merkezi yok, sınırı yok; dolayısıyla yanlışlanamaz.
İdris gülümsedi.
- İşte bu yüzden sana isim listesi vermiyorum. Sen kanıt istiyorsun. Kanıtı bulacaksın.
- Babam buldu mu?
- Bir kısmını.
- Ve öldü.
- Evet.
Bu kez İdris kelimeyi yumuşatmadı.
Aras çay bardağının ince kenarını başparmağıyla çevirdi.
- Göçük değildi.
İdris,
- Resmî rapor bir göçük, dedi.
- Size raporu sormuyorum.
- Biliyorum.
- Öldürüldüler mi?
İdris uzun süre cevap vermedi. Sonunda,
- Onların ölümü, yürüdükleri yoldan bağımsız değildi, dedi.
Aras öne eğildi.
- Bu da cevap değil.
- Bugün sana bütün cevapları verirsem yarın hangisinin doğru olduğunu ayırt edemezsin. Benim sözlerime inanmış olursun. Cihan'ın en büyük hatalarından biri buydu; bazı şeyleri görmeye başladığında, doğru olanla görmek istediği şeyi birbirinden ayırmakta zorlandı.
Bu cümle Aras'ı durdurdu. İdris babasını azizleştirmiyordu. Tam tersine, kusurundan bahsediyordu.
- Babam sizinle ne yaptı?
- Konuştu. Tartıştı. Bazen dinledi. Çoğu zaman dinlemedi.
Bu, Aras'ın tanıdığı Cihan'a şaşırtıcı derecede uygundu.
İdris, dükkânın arka raflarından bir dosya çıkarmadı, gizli fotoğraf göstermedi. Bunun yerine Aras'ın önüne boş bir kâğıt koydu. Ortasına küçük bir nokta çizdi.
- Sen CERN'de ne gördün?
Aras kaşlarını çattı.
- Bunu biliyorsunuz.
- Benim ne bildiğim önemli değil. Sen ne gördün?
Aras istemeden bilim insanı moduna geçti. Anomalinin tekrarlanan morfolojisini, yönelimini, Eridanus eşleşmesini anlattı. Sonifikasyon kısmında duraksadı; kulağa ne kadar saçma geldiğinin farkındaydı. İdris hiç alay etmedi.
- Peki, dedi yaşlı adam. Bunlardan hangisi yorum, hangisi ölçüm?
Aras bir an şaşırdı. Sonra tek tek ayırdı. Enerji imzası: ölçüm. Tekrarlama: ölçüm. Yönelim: ölçüm ama sistematik hataya açık. Eridanus bağlantısı: korelasyon. Fısıltının ‘mesaj’ olduğu düşüncesi: yorum. Bilinçle ilişkisi: henüz spekülasyon.
İdris başını salladı.
- Bunu unutma. Önümüzdeki günlerde göreceğin şeylerin bazıları, ölçüm ile yorum arasındaki çizgiyi daha da bulanıklaştıracak.
- Ne göreceğim?
- Bazen senin baktığın şeyi değil, bakan kişiyi değiştiren olaylar.
Aras hoşnutsuzca kaşlarını çattı.
İdris devam etti: “Cihan'ın yolu, beynin içinden başladı. Zehra'nın yolu taşların içinden. İkisi de aynı kapının iki yüzüne geldiler. Sen ise üçüncü bir yerden geldin: parçacıklardan. Bu seni değerli yapan şey, onlardan daha zeki olman değil. Aynı yanılgılara başka bir dille karşı koyabilme ihtimalin.”
Aras bu cümleyi not almak istedi ama yapmadı.
- Benden ne istiyorsunuz?
- Şimdilik hiçbir şey.
- Beni buraya çağırdınız.
- Çünkü sen zaten yürümeye başladın. Önüne çıkan ilk uçurumda yalnız kalmaman için.
- Ve sonra?
İdris tezgâhın altından küçük bir nesne çıkardı. Aras o an henüz ona dokunmadı. Nesnenin biçimi basit görünüyordu ama yüzeyi ışığı garip biçimde tutuyordu.
Çay soğurken Aras sorularını sıraya koydu.
- Birincisi: CERN'de ne yaptığımı nasıl bildiniz? İkincisi: Sumeru'yu nereden biliyorsunuz? Üçüncüsü: Ailemle ilişkiniz neydi?
İdris bardağın ince belli camına baktı.
- Üç doğru soru. Üçüne de tam cevap vermeyeceğim.
- O halde burada olmamın anlamı yok.
Aras kalkmaya davrandı.
İdris hiç telaşlanmadı.
- CERN'deki olayın kendisini bilmiyordum. Bir dalganın oluştuğunu biliyordum. Kimin duyacağını bilmiyordum. Sen duyduğunda, ailenin bıraktığı işaretler seni bana bağladı.
Aras oturmadı.
- Bu cevap değil.
- Sumeru'yu Zehra'dan biliyorum.
Aras'ın eli sandalyenin arkasında dondu.
- Onu tanıyordunuz.
- Yeterince.
- Ne kadar yeterince?
İdris'in bakışında ilk kez hüzne benzeyen bir şey belirdi.
- Sana bunu ben anlatırsam anneni benim hatıramdan öğrenirsin. Senin onu kendi kayıtlarından öğrenmen gerek.
Aras yeniden oturdu.
- Babama güveniyor muydunuz?
- Bir zamanlar.
- Sonra?
- Sonra o da kendine fazla güvendi.
Bu cümle, Aras'ın İdris'e karşı duyduğu ilk gerçek kuşkuyu doğurdu. Eğer Cihan'la İdris arasında geçmiş varsa, İdris yalnızca tarafsız rehber olamazdı. Kendi başarısızlıkları, borçları ve sırları olmalıydı.
Bu düşünce Aras'ı rahatlatmak yerine güçlendirdi.
İdris'i insanüstü bir bilge olarak değil, doğrulanması gereken bir kaynak olarak görmeye başladı.
İdris, Konsorsiyumu anlatırken Aras araya girdi.
- Dünyadaki savaşları, ilaç şirketlerini, teknolojiyi ve bütün iktidar yapılarını tek bir örgüte bağlayacaksanız burada kalkarım.
Yaşlı adam güldü.
- İyi ki söyledin. Ben de o tür hikâyeleri sevmem.
Aras şaşırdı.
- Konsorsiyum dünyayı yönetmez, dedi İdris. Dünya, yönetilemeyecek kadar karmaşıktır. Onlar yalnızca bazı düğümlerde çok güçlüdür. Araştırma fonları, belirli şirketler, bazı devlet programları, bazı özel laboratuvarlar. Bir imparatorluk değil; çıkarları zaman zaman kesişen bir ağ.
- O halde neden tek isim?
- Çünkü senin için şimdilik ayrıntı gereksiz. İleride onların da birbirinden nefret eden fraksiyonları olduğunu göreceksin. Kontrol isteyenler var, bağlantıyı tamamen kesmek isteyenler var, yalnızca teknolojiyi satmak isteyenler var.
Aras bunu not etti.
- Ailem hangi fraksiyonla çalıştı?
İdris'in yüzü kapandı.
- Kimera'yı kuranlarla.
- Kimera ne?
İdris bu kez gerçekten sustu.
Aras kelimeyi ilk kez bilinçli olarak burada duymadı; İdris son anda kendisini tuttu. Fakat yüzündeki değişim, Aras'ın daha sonra Yankı Odası'nda karşılaşacağı kelime için geriye dönük bir iz bırakacaktı.
- Bir gün cevabını kendin bulacaksın, dedi yaşlı adam.
- Bu cümleye şimdiden nefret etmeye başladım.
- İşe yarıyor ama.
İdris’in dükkânındaki ilk konuşmanın Aras’ı en çok rahatsız eden yanı, adamın olağanüstü şeyleri gündelik bir sakinlikle anlatmasıydı. Konsorsiyumdan söz ederken sesini alçaltmıyor, Akaşik Alan dediğinde gözlerini kapatmıyor, epifiz bezine “kapı” derken mistik bir ayin havasına girmiyordu. Sanki çok karmaşık ama sıradan bir mühendislik sisteminden söz ediyordu.
Aras sonunda dayanamadı.
- Bütün bunları biliyorsanız neden kendiniz durdurmuyorsunuz?
İdris çayını karıştırdı.
- Neyi?
- Konsorsiyumu.
- Bir kelimeyi durduramam.
- Örgütü.
- Bir örgütü dağıtırsan onu oluşturan arzu ortadan kalkar mı?
- Bu cevap değil.
- Hayır. Sınır.
Aras kaşlarını çattı.
İdris devam etti.
- Ben kapıları gösterebilirim. Bazılarını açabilirim. Ama senin yerine geçersem, öğrendiğin şey hakikat değil itaat olur. Konsorsiyumun yaptığı da tam olarak budur: İnsanların seçim yapma zahmetini ellerinden almak.
- Yani müdahale etmiyorsunuz çünkü felsefi olarak uygun bulmuyorsunuz.
- Hayır. Bazen müdahale edemediğim için.
Bu, İdris’in ağzından çıkan ilk gerçek sınırlama cümlesiydi.
Aras hemen yakaladı.
- Neden?
İdris’in bakışı bir an uzaklaştı.
- Her sistemin korunum yasaları vardır, fizikçi. Benimkiler de.
Aras daha fazlasını sordu ama cevap alamadı. Yine de o küçük itiraf önemliydi. İdris sınırsız değildi. Belki de bütün bu yolculukta kimse sınırsız değildi.
- Sonrası, dedi İdris, senin neyi duymaya hazır olduğuna bağlı.