BÖLÜM 9 - TAŞTAN VE FISILTIDAN OLANLAR
Zaman, İrfan Sahaf'ın kapısının ardında farklı bir fizik yasasına tabi gibiydi. Dışarıda, Kapalıçarşı'nın damarlarında akan insan seli, akşamın alacakaranlığıyla birlikte yavaş yavaş çekiliyor, geriye günün yorgunluğunu ve satılamamış malların hayal kırıklığını bırakıyordu. Ama dükkânın içinde, tozlu rafların ve binlerce kitabın sessiz tanıklığında, zaman birikmiş, katmanlaşmış ve neredeyse dokunulabilir bir hale gelmişti. Aras, elinde tuttuğu pirinç nesneye bakarken, bu birikmiş zamanın ağırlığını avucunun içinde hissedebiliyordu.
İdris gitmişti. Bir veda ya da bir sonraki buluşmaya dair bir ipucu bırakmadan, avlunun gölgelerinde bir duman gibi eriyip kaybolmuştu. Geriye sadece bu imkânsız nesne, bir bardak soğumuş çay ve havada asılı kalan o son, rahatsız edici cümle kalmıştı: “Bu şehrin fısıltılarını dinleyen tek akıllı yaşam formu sen değilsin. Bazıları taştan daha eskidir ve insanları pek sevmezler.”
Aras, bir fizikçiydi. Onun dünyası ölçülebilir, test edilebilir, denklemlerle ifade edilebilir verilerden oluşuyordu. Elindeki nesne ise bu dünyanın tüm kurallarına bir hakaretti. Bir usturlaba benziyordu, evet. Ama iç içe geçmiş halkaları, bilinen hiçbir astronomik veya matematiksel mantığa uymuyordu. Yüzeyindeki semboller, ne Yunan ne Arap ne de Babil takımyıldızlarına benziyordu. Bazıları, bir hücrenin mitoz bölünmesini andıran biyomorfik şekiller, bazıları ise sanki bir ses dalgasının katılaşmış hali gibi duran titreşimli desenlerdi.
Nesneyi gözüne yaklaştırdı. Pirinç yüzey, loş ışıkta bile sanki kendi içinden gelen bir parıltıya sahipti. Halkaları parmağıyla hareket ettirmeye çalıştı, ama kımıldamadılar. Sanki tek bir katı parçadan dökülmüş gibiydiler. Ancak Aras, gözünü kısıp dikkatle baktığında, halkaların birleştiği yerlerde neredeyse algılanamaz, mikroskobik bir hareket olduğunu fark etti. Bir hareket değil, bir titreşim. Sanki nesne, duyulamayan bir frekansta sürekli olarak rezonans halindeydi.
Bu bir makine değildi. Bir alet de değildi. Bu, Aras’ın daha önce hiç karşılaşmadığı bir madde formuydu. Belki de bir tür programlanabilir madde, ya da kuantum düzeyde çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan bir rezonatör. Babasının notlarında okuduğu, sesin madde üzerindeki etkisini inceleyen ‘simatik’ (cymatics) bilimiyle ilgili teoriler aklına geldi. Belirli frekansların, kum taneciklerini veya su damlalarını nasıl karmaşık geometrik desenlere sokabildiğini gösteren deneyler. Ya bu nesne, sadece bir frekansın değil, karmaşık bir bilgi paketinin, bir düşüncenin, bir ‘fısıltının’ maddeye bürünmüş hali ise?
Dükkândan dışarı adım attığında, şehir ona farklı görünmeye başladı. Artık sadece binalardan, sokaklardan ve insanlardan oluşan bir yer değildi. İdris’in sözleri,
zihnine yeni bir filtre takmıştı. Her köşe başında, her karanlık geçitte, her eski çeşmenin yosunlu taşında bir potansiyel görüyordu. Bir potansiyel tehlike.
“Bazıları taştan daha eskidir…”
Bu ne anlama geliyordu? Metaforik bir anlatım mıydı, yoksa kelimenin tam anlamıyla mı konuşuyordu? Aras’ın bilimsel zihni, olası açıklamaları sıralamaya çalıştı. Belki de şehrin altında yaşayan, bilinmeyen ekstremofil organizmalardan bahsediyordu. Ya da belki de, babasının teorilerinde bahsettiği o paralel boyutlarda yaşayan, bizim gerçekliğimize sızabilen varlıklardı. Babası onlara "Akaşik parazitler" adını vermişti; bilincin aurasına yapışan, korku, öfke, şüphe gibi negatif duygularla beslenen enerjetik varlıklar. Halk arasında onlara verilen isim daha basitti: Cinler.
Aras bu düşünceyi zihninden atmaya çalıştı. Bu, bilimin değil, folklorun alanına giriyordu. Ama sonra CERN'deki o sinyal aklına geldi. O da bilimin sınırlarının dışındaydı. Babasının ve annesinin ölümü de öyle. Belki de folklor dediği şey, insanlığın binlerce yıldır bu ‘parazitlerle’ olan etkileşimlerini açıklamak için bulduğu, zamanla mitlere dönüşmüş bir savunma mekanizmasıydı.
Sultanahmet'e doğru geri yürürken, her zamanki turist kalabalığı bu kez ona farklı bir his veriyordu. Artık sadece insanlar değillerdi. Onlar, birer enerji kaynağıydı. Kahkahaları, telaşları, hayranlıkları, hayal kırıklıkları... Hepsi, görünmez bir okyanusa yayılan dalgalardı. Ve eğer avcılar varsa, bu okyanus onlar için zengin bir avlanma sahası olmalıydı.
O an hissetti.
Ensesindeki tüyleri diken diken eden, ani bir soğukluk. Birinin onu izlediği hissi. Ama bu, Cenevre'deki o siyah Audi'nin yarattığı somut, fiziksel bir takip hissi değildi. Bu daha derindi. Sanki birisi, derisinin altından, doğrudan zihnine bakıyordu.
Yavaşça arkasını döndü. Kalabalık her zamanki gibi akıyordu. Ama bir anlığına, Ayasofya'nın devasa siluetinin önündeki bir sütunun gölgesinde, bir figür gördüğünü sandı. Uzun, ince, orantısız bir figür. Normal bir insanın duramayacağı kadar eğik duran, sanki eklemleri yanlış yerlerdeymiş gibi görünen bir karaltı. Gözleri o noktaya odaklandığı an, karaltı bir duman gibi dağılıp yok oldu. Geriye sadece taş sütunun soğuk gölgesi kalmıştı.
Aras'ın kalbi hızla çarpıyordu. Bu bir hayal miydi? Yorgunluk ve paranoyanın bir oyunu mu? Ama o his, o buz gibi dokunuş, çok gerçekti.
Yoluna devam etti, adımlarını hızlandırdı. Ama artık yalnız olmadığını biliyordu. Onu fark etmişlerdi. Elindeki o pirinç nesne, karanlıkta yanan bir fener gibiydi ve etrafına sadece güveleri değil, başka şeyleri de çekiyordu. Oteline yaklaştığı dar sokaklardan birinde, bu kez daha belirgin bir şey oldu. Kulağının dibinde, bir fısıltı duydu. Ama bu, CERN'de duyduğu o yapısal, neredeyse matematiksel fısıltı değildi. Bu, alaycı, tıslayan bir sesti. Ezanın melodisini taklit ediyor, ama notaları bozuyor, armoniyi bir kakafoniye çeviriyordu. Sanki birisi, kutsal bir şarkıyı alıp ona küfrediyordu.
Aras koşmaya başladı. Otel odasının kapısını arkasından kilitlediğinde nefes nefeseydi. Sırtını kapıya yaslayıp yere çöktü. Elindeki pirinç usturlap, sanki o kötücül enerjiyi emmiş gibi, dokunulamayacak kadar soğuktu.
Bu bir sınavdı. İdris, onu sadece bir komplo hakkında bilgilendirmek için çağırmamıştı. Onu bu savaşın içine atmıştı. Ve ilk kuralı öğreniyordu: Bu savaşta, en büyük düşmanı dışarıdaki gölgeler değil, içindeki korkuydu. O parazitler, korkuyla besleniyordu. Korktuğu an, onlara kapıyı açmış oluyordu.
Ertesi gün, Aras dükkâna geri döndü. Yüzü solgun, gözleri uykusuzdu. İdris, sanki hiç ayrılmamış gibi, aynı taburede oturmuş, eski bir kitabı onarıyordu. Aras'ı görünce başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir şaşkınlık ne de bir merak vardı. Sadece bilgelik dolu bir anlayış.
- Gecen hareketli geçmiş anlaşılan, dedi sakince.
- Beni yem olarak kullandınız, dedi Aras, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. Onların dikkatini çekmem için beni oraya gönderdiniz.
- Yem değil, Dr. Kaan. Olta, diye düzeltti İdris. Bir balıkçının, denizde balık olup olmadığını anlamak için oltasını suya atması gerekir. Sen, bu şehrin görünmez okyanusuna atılan oltaydın. Ve görünen o ki, denizde hayat var.
- Hayat mı? Onlar... Onlar saf bir kötülük gibiydi. Alaycı, nefret dolu.
Aras, İdris'e sarnıçta ve sokakta gördüğü varlıkların “saf kötülük” gibi hissettirdiğini söyledikten sonra kendi cümlesinden rahatsız oldu. Bir fizikçi olarak “kötülük” ölçülebilir bir özellik değildi. Kütle gibi, yük gibi, sıcaklık gibi bir parametre değildi. Bir şeyin kendisine korku vermesi, onun ontolojik olarak kötü olduğunu kanıtlamazdı.
Ama deneyim sırasında hissettiği nefret o kadar yoğundu ki, zihni otomatik olarak ahlaki bir kategori üretmişti.
- Belki de yanlış kelime, dedi. Ama başka bir kelimem yok.
İdris'in yüzünde yargı yoktu.
- İnsan, bilmediğini bildiği kavramlarla adlandırır.
Aras cebindeki Anahtar'ı çıkardı. Nesne masaya değdiğinde çok hafif bir tık sesi çıkardı. “Bu şey onların yakınında tepki veriyor. Ama tepki dediğimde gerçekten ne olduğunu bilmiyorum. Isınıyor mu? Titreşiyor mu? Elektromanyetik bir şey mi? Yoksa ben dokunduğum için mi öyle hissediyorum?”
- Bunu sen bul.
- Bana verdiğiniz cihazın nasıl çalıştığını bilmiyor musunuz?
- Biliyorum.
- Ve söylemeyeceksiniz.
- Benim açıklamam senin deneyinin yerini tutmaz.
Aras içinden küfretti.
- Siz öğretmen değil, kötü yazılmış bir laboratuvar kılavuzu gibisiniz.
İdris kahkaha attı. Bu, Aras'ın onu ilk kez gerçekten gülerken duymasıydı.
- Cihan da buna benzer şeyler söylerdi.
Babasıyla yapılan karşılaştırma öfkesini biraz söndürdü.
Aras Anahtar'ı avucuna aldı.
- Ben bunu ölçmek istiyorum.
- Ölç.
- Ekipmana ihtiyacım var.
- İstanbul'da ekipman bulmak CERN'den daha zor değil.
- Ben kaçak değilim.
İdris'in bakışı bir an sertleşti.
- Henüz.
Bu tek kelime odanın havasını değiştirdi.
Aras, Konsorsiyum'un onu gerçekten izlediğine dair doğrudan bir kanıt olmadığını düşündü. Cenevre'deki siyah Audi belki sıradan bir arabaydı. Havaalanında kimse onu durdurmamıştı. İstanbul'da da henüz açık bir takip görmemişti. Fakat İdris'in tonunda, henüz yaşanmamış bir olayın bilgisi varmış gibi bir kesinlik vardı.
- Beni neden hemen bulmadılar? diye sordu.
- Belki buldular.
- Bu cevaplarınız bir gün beni gerçekten delirtecek.
- Delilik, gerçekliği yanlış görmek kadar, gördüğün gerçeği yanlış yorumlamak da olabilir. O yüzden ölçmek istemen doğru.
Aras dükkândan çıktıktan sonra bu cümleyi saatlerce düşündü. Eminönü'nün kalabalığında yürürken Anahtar'ı cebinden çıkarmadı. Sanki onu açıkça taşırsa bir işaret fişeği yakacakmış gibi hissediyordu. Bunun mantıksız olabileceğini biliyordu. Yine de İdris'in “henüz” kelimesi aklına takılmıştı.
Küçük bir elektronikçi dükkânından ucuz bir USB manyetometre modülü, sıcaklık sensörü, basit bir RF tarayıcı ve adaptörler aldı. Satıcı, parçaları ne için kullanacağını sorduğunda
- Üniversite projesi, dedi. Yalan söylerken sesinin ne kadar doğal çıktığını fark edip huzursuz oldu.
Otele döndüğünde masayı küçük bir laboratuvara çevirdi. Anahtar'ın sıcaklığını on dakika aralıklarla ölçtü. Sabitti. RF taramasında belirgin bir yayın yoktu. Manyetik alan, çevredeki elektronik gürültüden ayrılmıyordu. Nesneyi eline aldığında hissettiği hafif titreşim hiçbir sensörde görünmüyordu.
Bu sonuç onu rahatlatmalıydı. Bunun yerine daha çok sinirlendi.
Eğer cihaz fiziksel olarak hiçbir şey yapmıyorsa, geriye iki ihtimal kalıyordu: Aras'ın algısı değişiyordu ya da ölçemediği başka bir etkileşim vardı.
İlk ihtimal çok daha olasıydı.
O gece, odadaki aynanın karşısında Anahtar'ı avucunda tutup kendi gözlerine baktı.
- Kendini kandırıyorsan, dedi yansımasına, bunu da bulacaksın.
Sonra ışığı kapattı.
Anahtar'ın davranışını anlamak için İdris'in dükkânında küçük bir dizi deneme yaptılar. Aras nesneyi farklı metal yüzeylere koydu, güçlü mıknatıs yaklaştırdı, telefonun NFC ve kablosuz alanlarını açıp kapattı. İdris sessizce izledi.
- Bunların hiçbirini daha önce yapmadınız mı? diye sordu Aras.
- Yaptım.
- Sonuç?
- Sen yapınca daha çok inanırsın.
Aras istemeden gülümsedi.
Anahtar güçlü mıknatısa neredeyse tepki vermedi. Isıya normal metal gibi yanıt veriyordu. Ancak Aras belirli nefes ve dikkat durumuna girdiğinde halkaların içinde çıplak gözle zor seçilen bir mikro hareket oluşuyordu. Telefonun ivmeölçeri bunu güvenilir biçimde ölçemedi; Aras daha hassas sensör gerektiğini not etti.
- Bu nesnenin güç kaynağı ne? diye sordu.
- Bilmiyorum.
İdris'in bu kadar kolay "bilmiyorum" demesi Aras'ı şaşırttı.
- Bilmiyorsunuz?
- Bilmemenin ayıp olduğunu kim söyledi? Bilmediğini bilmek, yanlış cevaptan daha değerlidir.
Aras o an İdris'le ilk kez ortak bir dil buldu.
Bilgi değil.
Belirsizliğe gösterilen saygı.
İdris, Anahtar’ı Aras’ın avucuna bıraktığında nesnenin ağırlığı beklediğinden fazlaydı. Pirinç gibi görünüyordu ama pirinç kadar sıcak değildi. Yüzeyindeki ince kanallar üç kollu bir sarmal oluşturuyor, merkezde birbirine değmeden yaklaşan üç hat küçük bir boşluğun etrafında dönüyordu.
Aras nesneyi ışığa tuttu.
- Bunun içinde elektronik var mı?
- Sen bak.
- Vida yok. Ek yeri yok.
- Bunlar cevap değil.
Aras kaşlarını çattı.
- Yoğunluğu normal değil. Alaşım olabilir. İçinde piezoelektrik bir kristal varsa mekanik titreşimleri elektriksel sinyale çevirebilir. Ama o zaman çıkış nerede?
İdris gülümsedi.
- Şimdi doğru sorular soruyorsun.
Aras başını kaldırdı.
- Ne yapıyor?
- Az önce yaptığın şey yüzünden sana verebilirim, dedi İdris. Onu bir mucize olarak değil, bir cihaz olarak görmeye çalıştığın için.
- Bu bir cihaz mı?
- Bir bakıma. Ama senin alıştığın cihazlar gibi tek başına çalışmaz. Anahtar’ın ilk kuralını unutma: Sana cevap vermez.
Aras sustu.
- İkinci kural: Sana geleceği göstermez.
İdris ikinci parmağını kaldırdı.
- Üçüncü kural: İnsan bulmaz, düşünce okumaz, seni bir yerden bir yere taşımaz.
- Bunları neden söylüyorsunuz?
- Çünkü insan zihni anlamadığı bir araca hemen büyü yükler. Büyü yüklediği anda sorumluluğu da ona bırakır.
İdris Anahtar’ın merkezindeki boşluğu işaret etti.
- Bu şey, iki örüntü arasındaki rezonans farkını büyütür. Hepsi bu. Sen bir radyo alıcısısın; Anahtar, bant genişliğini biraz değiştirir. Bir yerde alan bozuluyorsa bunu daha kolay fark edersin. Bir yerde eski bir rezonans izi varsa onu seçebilirsin. Ama ne gördüğünün anlamına sen karar verirsin. Yanılabilirsin.
- Yani bana halüsinasyon da gösterebilir.
- Hayır. Halüsinasyonu sen üretebilirsin. Anahtar sadece seni, normalde duymadığın bir gürültüye açar.
Aras nesneyi yeniden tarttı. Bu açıklama onu rahatlatması gerekirken daha çok huzursuz etmişti. Çünkü sınırlı bir araç, sınırsız bir mucizeden daha inandırıcıydı.
- Bedeli var mı? diye sordu.
İdris’in gülümsemesi kayboldu.
- Her algının bedeli vardır. Uzun süre kullandığında beynin iki şeyi ayırmakta zorlanabilir: sana ait olanı ve dışarıdan geleni. Baş ağrısı, yön kaybı, uyku bozukluğu yaşayabilirsin. Daha kötüsü, sen onları duymaya başladığında bazı şeyler de seni duymaya başlar.
Aras başını kaldırdı.
- İşte o yüzden, dedi İdris, Anahtar ışık değildir. Fenerdir. Karanlığı görmeni sağlar. Fakat karanlıkta fener yakarsan, sen de görünürsün.
Karanlıkta nesnenin yüzeyinde, birkaç saniyeliğine belli belirsiz turkuaz bir parıltı gördüğüne yemin edebilirdi.
Zaman, İrfan Sahaf'ın kapısının ardında farklı bir fizik yasasına tabi gibiydi. Dışarıda, Kapalıçarşı'nın damarlarında akan insan seli, akşamın alacakaranlığıyla birlikte yavaş yavaş çekiliyor, geriye günün yorgunluğunu ve satılamamış malların hayal kırıklığını bırakıyordu. Ama dükkânın içinde, tozlu rafların ve binlerce kitabın sessiz tanıklığında, zaman birikmiş, katmanlaşmış ve neredeyse dokunulabilir bir hale gelmişti. Aras, elinde tuttuğu pirinç nesneye bakarken, bu birikmiş zamanın ağırlığını avucunun içinde hissedebiliyordu.
İdris gitmişti. Bir veda ya da bir sonraki buluşmaya dair bir ipucu bırakmadan, avlunun gölgelerinde bir duman gibi eriyip kaybolmuştu. Geriye sadece bu imkânsız nesne, bir bardak soğumuş çay ve havada asılı kalan o son, rahatsız edici cümle kalmıştı: “Bu şehrin fısıltılarını dinleyen tek akıllı yaşam formu sen değilsin. Bazıları taştan daha eskidir ve insanları pek sevmezler.”
Aras, bir fizikçiydi. Onun dünyası ölçülebilir, test edilebilir, denklemlerle ifade edilebilir verilerden oluşuyordu. Elindeki nesne ise bu dünyanın tüm kurallarına bir hakaretti. Bir usturlaba benziyordu, evet. Ama iç içe geçmiş halkaları, bilinen hiçbir astronomik veya matematiksel mantığa uymuyordu. Yüzeyindeki semboller, ne Yunan ne Arap ne de Babil takımyıldızlarına benziyordu. Bazıları, bir hücrenin mitoz bölünmesini andıran biyomorfik şekiller, bazıları ise sanki bir ses dalgasının katılaşmış hali gibi duran titreşimli desenlerdi.
Nesneyi gözüne yaklaştırdı. Pirinç yüzey, loş ışıkta bile sanki kendi içinden gelen bir parıltıya sahipti. Halkaları parmağıyla hareket ettirmeye çalıştı, ama kımıldamadılar. Sanki tek bir katı parçadan dökülmüş gibiydiler. Ancak Aras, gözünü kısıp dikkatle baktığında, halkaların birleştiği yerlerde neredeyse algılanamaz, mikroskobik bir hareket olduğunu fark etti. Bir hareket değil, bir titreşim. Sanki nesne, duyulamayan bir frekansta sürekli olarak rezonans halindeydi.
Bu bir makine değildi. Bir alet de değildi. Bu, Aras’ın daha önce hiç karşılaşmadığı bir madde formuydu. Belki de bir tür programlanabilir madde, ya da kuantum düzeyde çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan bir rezonatör. Babasının notlarında okuduğu, sesin madde üzerindeki etkisini inceleyen ‘simatik’ (cymatics) bilimiyle ilgili teoriler aklına geldi. Belirli frekansların, kum taneciklerini veya su damlalarını nasıl karmaşık geometrik desenlere sokabildiğini gösteren deneyler. Ya bu nesne, sadece bir frekansın değil, karmaşık bir bilgi paketinin, bir düşüncenin, bir ‘fısıltının’ maddeye bürünmüş hali ise?
Dükkândan dışarı adım attığında, şehir ona farklı görünmeye başladı. Artık sadece binalardan, sokaklardan ve insanlardan oluşan bir yer değildi. İdris’in sözleri,
zihnine yeni bir filtre takmıştı. Her köşe başında, her karanlık geçitte, her eski çeşmenin yosunlu taşında bir potansiyel görüyordu. Bir potansiyel tehlike.
“Bazıları taştan daha eskidir…”
Bu ne anlama geliyordu? Metaforik bir anlatım mıydı, yoksa kelimenin tam anlamıyla mı konuşuyordu? Aras’ın bilimsel zihni, olası açıklamaları sıralamaya çalıştı. Belki de şehrin altında yaşayan, bilinmeyen ekstremofil organizmalardan bahsediyordu. Ya da belki de, babasının teorilerinde bahsettiği o paralel boyutlarda yaşayan, bizim gerçekliğimize sızabilen varlıklardı. Babası onlara "Akaşik parazitler" adını vermişti; bilincin aurasına yapışan, korku, öfke, şüphe gibi negatif duygularla beslenen enerjetik varlıklar. Halk arasında onlara verilen isim daha basitti: Cinler.
Aras bu düşünceyi zihninden atmaya çalıştı. Bu, bilimin değil, folklorun alanına giriyordu. Ama sonra CERN'deki o sinyal aklına geldi. O da bilimin sınırlarının dışındaydı. Babasının ve annesinin ölümü de öyle. Belki de folklor dediği şey, insanlığın binlerce yıldır bu ‘parazitlerle’ olan etkileşimlerini açıklamak için bulduğu, zamanla mitlere dönüşmüş bir savunma mekanizmasıydı.
Sultanahmet'e doğru geri yürürken, her zamanki turist kalabalığı bu kez ona farklı bir his veriyordu. Artık sadece insanlar değillerdi. Onlar, birer enerji kaynağıydı. Kahkahaları, telaşları, hayranlıkları, hayal kırıklıkları... Hepsi, görünmez bir okyanusa yayılan dalgalardı. Ve eğer avcılar varsa, bu okyanus onlar için zengin bir avlanma sahası olmalıydı.
O an hissetti.
Ensesindeki tüyleri diken diken eden, ani bir soğukluk. Birinin onu izlediği hissi. Ama bu, Cenevre'deki o siyah Audi'nin yarattığı somut, fiziksel bir takip hissi değildi. Bu daha derindi. Sanki birisi, derisinin altından, doğrudan zihnine bakıyordu.
Yavaşça arkasını döndü. Kalabalık her zamanki gibi akıyordu. Ama bir anlığına, Ayasofya'nın devasa siluetinin önündeki bir sütunun gölgesinde, bir figür gördüğünü sandı. Uzun, ince, orantısız bir figür. Normal bir insanın duramayacağı kadar eğik duran, sanki eklemleri yanlış yerlerdeymiş gibi görünen bir karaltı. Gözleri o noktaya odaklandığı an, karaltı bir duman gibi dağılıp yok oldu. Geriye sadece taş sütunun soğuk gölgesi kalmıştı.
Aras'ın kalbi hızla çarpıyordu. Bu bir hayal miydi? Yorgunluk ve paranoyanın bir oyunu mu? Ama o his, o buz gibi dokunuş, çok gerçekti.
Yoluna devam etti, adımlarını hızlandırdı. Ama artık yalnız olmadığını biliyordu. Onu fark etmişlerdi. Elindeki o pirinç nesne, karanlıkta yanan bir fener gibiydi ve etrafına sadece güveleri değil, başka şeyleri de çekiyordu. Oteline yaklaştığı dar sokaklardan birinde, bu kez daha belirgin bir şey oldu. Kulağının dibinde, bir fısıltı duydu. Ama bu, CERN'de duyduğu o yapısal, neredeyse matematiksel fısıltı değildi. Bu, alaycı, tıslayan bir sesti. Ezanın melodisini taklit ediyor, ama notaları bozuyor, armoniyi bir kakafoniye çeviriyordu. Sanki birisi, kutsal bir şarkıyı alıp ona küfrediyordu.
Aras koşmaya başladı. Otel odasının kapısını arkasından kilitlediğinde nefes nefeseydi. Sırtını kapıya yaslayıp yere çöktü. Elindeki pirinç usturlap, sanki o kötücül enerjiyi emmiş gibi, dokunulamayacak kadar soğuktu.
Bu bir sınavdı. İdris, onu sadece bir komplo hakkında bilgilendirmek için çağırmamıştı. Onu bu savaşın içine atmıştı. Ve ilk kuralı öğreniyordu: Bu savaşta, en büyük düşmanı dışarıdaki gölgeler değil, içindeki korkuydu. O parazitler, korkuyla besleniyordu. Korktuğu an, onlara kapıyı açmış oluyordu.
Ertesi gün, Aras dükkâna geri döndü. Yüzü solgun, gözleri uykusuzdu. İdris, sanki hiç ayrılmamış gibi, aynı taburede oturmuş, eski bir kitabı onarıyordu. Aras'ı görünce başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir şaşkınlık ne de bir merak vardı. Sadece bilgelik dolu bir anlayış.
- Gecen hareketli geçmiş anlaşılan, dedi sakince.
- Beni yem olarak kullandınız, dedi Aras, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. Onların dikkatini çekmem için beni oraya gönderdiniz.
- Yem değil, Dr. Kaan. Olta, diye düzeltti İdris. Bir balıkçının, denizde balık olup olmadığını anlamak için oltasını suya atması gerekir. Sen, bu şehrin görünmez okyanusuna atılan oltaydın. Ve görünen o ki, denizde hayat var.
- Hayat mı? Onlar... Onlar saf bir kötülük gibiydi. Alaycı, nefret dolu.
Aras, İdris'e sarnıçta ve sokakta gördüğü varlıkların “saf kötülük” gibi hissettirdiğini söyledikten sonra kendi cümlesinden rahatsız oldu. Bir fizikçi olarak “kötülük” ölçülebilir bir özellik değildi. Kütle gibi, yük gibi, sıcaklık gibi bir parametre değildi. Bir şeyin kendisine korku vermesi, onun ontolojik olarak kötü olduğunu kanıtlamazdı.
Ama deneyim sırasında hissettiği nefret o kadar yoğundu ki, zihni otomatik olarak ahlaki bir kategori üretmişti.
- Belki de yanlış kelime, dedi. Ama başka bir kelimem yok.
İdris'in yüzünde yargı yoktu.
- İnsan, bilmediğini bildiği kavramlarla adlandırır.
Aras cebindeki Anahtar'ı çıkardı. Nesne masaya değdiğinde çok hafif bir tık sesi çıkardı. “Bu şey onların yakınında tepki veriyor. Ama tepki dediğimde gerçekten ne olduğunu bilmiyorum. Isınıyor mu? Titreşiyor mu? Elektromanyetik bir şey mi? Yoksa ben dokunduğum için mi öyle hissediyorum?”
- Bunu sen bul.
- Bana verdiğiniz cihazın nasıl çalıştığını bilmiyor musunuz?
- Biliyorum.
- Ve söylemeyeceksiniz.
- Benim açıklamam senin deneyinin yerini tutmaz.
Aras içinden küfretti.
- Siz öğretmen değil, kötü yazılmış bir laboratuvar kılavuzu gibisiniz.
İdris kahkaha attı. Bu, Aras'ın onu ilk kez gerçekten gülerken duymasıydı.
- Cihan da buna benzer şeyler söylerdi.
Babasıyla yapılan karşılaştırma öfkesini biraz söndürdü.
Aras Anahtar'ı avucuna aldı.
- Ben bunu ölçmek istiyorum.
- Ölç.
- Ekipmana ihtiyacım var.
- İstanbul'da ekipman bulmak CERN'den daha zor değil.
- Ben kaçak değilim.
İdris'in bakışı bir an sertleşti.
- Henüz.
Bu tek kelime odanın havasını değiştirdi.
Aras, Konsorsiyum'un onu gerçekten izlediğine dair doğrudan bir kanıt olmadığını düşündü. Cenevre'deki siyah Audi belki sıradan bir arabaydı. Havaalanında kimse onu durdurmamıştı. İstanbul'da da henüz açık bir takip görmemişti. Fakat İdris'in tonunda, henüz yaşanmamış bir olayın bilgisi varmış gibi bir kesinlik vardı.
- Beni neden hemen bulmadılar? diye sordu.
- Belki buldular.
- Bu cevaplarınız bir gün beni gerçekten delirtecek.
- Delilik, gerçekliği yanlış görmek kadar, gördüğün gerçeği yanlış yorumlamak da olabilir. O yüzden ölçmek istemen doğru.
Aras dükkândan çıktıktan sonra bu cümleyi saatlerce düşündü. Eminönü'nün kalabalığında yürürken Anahtar'ı cebinden çıkarmadı. Sanki onu açıkça taşırsa bir işaret fişeği yakacakmış gibi hissediyordu. Bunun mantıksız olabileceğini biliyordu. Yine de İdris'in “henüz” kelimesi aklına takılmıştı.
Küçük bir elektronikçi dükkânından ucuz bir USB manyetometre modülü, sıcaklık sensörü, basit bir RF tarayıcı ve adaptörler aldı. Satıcı, parçaları ne için kullanacağını sorduğunda
- Üniversite projesi, dedi. Yalan söylerken sesinin ne kadar doğal çıktığını fark edip huzursuz oldu.
Otele döndüğünde masayı küçük bir laboratuvara çevirdi. Anahtar'ın sıcaklığını on dakika aralıklarla ölçtü. Sabitti. RF taramasında belirgin bir yayın yoktu. Manyetik alan, çevredeki elektronik gürültüden ayrılmıyordu. Nesneyi eline aldığında hissettiği hafif titreşim hiçbir sensörde görünmüyordu.
Bu sonuç onu rahatlatmalıydı. Bunun yerine daha çok sinirlendi.
Eğer cihaz fiziksel olarak hiçbir şey yapmıyorsa, geriye iki ihtimal kalıyordu: Aras'ın algısı değişiyordu ya da ölçemediği başka bir etkileşim vardı.
İlk ihtimal çok daha olasıydı.
O gece, odadaki aynanın karşısında Anahtar'ı avucunda tutup kendi gözlerine baktı.
- Kendini kandırıyorsan, dedi yansımasına, bunu da bulacaksın.
Sonra ışığı kapattı.
Anahtar'ın davranışını anlamak için İdris'in dükkânında küçük bir dizi deneme yaptılar. Aras nesneyi farklı metal yüzeylere koydu, güçlü mıknatıs yaklaştırdı, telefonun NFC ve kablosuz alanlarını açıp kapattı. İdris sessizce izledi.
- Bunların hiçbirini daha önce yapmadınız mı? diye sordu Aras.
- Yaptım.
- Sonuç?
- Sen yapınca daha çok inanırsın.
Aras istemeden gülümsedi.
Anahtar güçlü mıknatısa neredeyse tepki vermedi. Isıya normal metal gibi yanıt veriyordu. Ancak Aras belirli nefes ve dikkat durumuna girdiğinde halkaların içinde çıplak gözle zor seçilen bir mikro hareket oluşuyordu. Telefonun ivmeölçeri bunu güvenilir biçimde ölçemedi; Aras daha hassas sensör gerektiğini not etti.
- Bu nesnenin güç kaynağı ne? diye sordu.
- Bilmiyorum.
İdris'in bu kadar kolay "bilmiyorum" demesi Aras'ı şaşırttı.
- Bilmiyorsunuz?
- Bilmemenin ayıp olduğunu kim söyledi? Bilmediğini bilmek, yanlış cevaptan daha değerlidir.
Aras o an İdris'le ilk kez ortak bir dil buldu.
Bilgi değil.
Belirsizliğe gösterilen saygı.
İdris, Anahtar’ı Aras’ın avucuna bıraktığında nesnenin ağırlığı beklediğinden fazlaydı. Pirinç gibi görünüyordu ama pirinç kadar sıcak değildi. Yüzeyindeki ince kanallar üç kollu bir sarmal oluşturuyor, merkezde birbirine değmeden yaklaşan üç hat küçük bir boşluğun etrafında dönüyordu.
Aras nesneyi ışığa tuttu.
- Bunun içinde elektronik var mı?
- Sen bak.
- Vida yok. Ek yeri yok.
- Bunlar cevap değil.
Aras kaşlarını çattı.
- Yoğunluğu normal değil. Alaşım olabilir. İçinde piezoelektrik bir kristal varsa mekanik titreşimleri elektriksel sinyale çevirebilir. Ama o zaman çıkış nerede?
İdris gülümsedi.
- Şimdi doğru sorular soruyorsun.
Aras başını kaldırdı.
- Ne yapıyor?
- Az önce yaptığın şey yüzünden sana verebilirim, dedi İdris. Onu bir mucize olarak değil, bir cihaz olarak görmeye çalıştığın için.
- Bu bir cihaz mı?
- Bir bakıma. Ama senin alıştığın cihazlar gibi tek başına çalışmaz. Anahtar’ın ilk kuralını unutma: Sana cevap vermez.
Aras sustu.
- İkinci kural: Sana geleceği göstermez.
İdris ikinci parmağını kaldırdı.
- Üçüncü kural: İnsan bulmaz, düşünce okumaz, seni bir yerden bir yere taşımaz.
- Bunları neden söylüyorsunuz?
- Çünkü insan zihni anlamadığı bir araca hemen büyü yükler. Büyü yüklediği anda sorumluluğu da ona bırakır.
İdris Anahtar’ın merkezindeki boşluğu işaret etti.
- Bu şey, iki örüntü arasındaki rezonans farkını büyütür. Hepsi bu. Sen bir radyo alıcısısın; Anahtar, bant genişliğini biraz değiştirir. Bir yerde alan bozuluyorsa bunu daha kolay fark edersin. Bir yerde eski bir rezonans izi varsa onu seçebilirsin. Ama ne gördüğünün anlamına sen karar verirsin. Yanılabilirsin.
- Yani bana halüsinasyon da gösterebilir.
- Hayır. Halüsinasyonu sen üretebilirsin. Anahtar sadece seni, normalde duymadığın bir gürültüye açar.
Aras nesneyi yeniden tarttı. Bu açıklama onu rahatlatması gerekirken daha çok huzursuz etmişti. Çünkü sınırlı bir araç, sınırsız bir mucizeden daha inandırıcıydı.
- Bedeli var mı? diye sordu.
İdris’in gülümsemesi kayboldu.
- Her algının bedeli vardır. Uzun süre kullandığında beynin iki şeyi ayırmakta zorlanabilir: sana ait olanı ve dışarıdan geleni. Baş ağrısı, yön kaybı, uyku bozukluğu yaşayabilirsin. Daha kötüsü, sen onları duymaya başladığında bazı şeyler de seni duymaya başlar.
Aras başını kaldırdı.
- İşte o yüzden, dedi İdris, Anahtar ışık değildir. Fenerdir. Karanlığı görmeni sağlar. Fakat karanlıkta fener yakarsan, sen de görünürsün.
Karanlıkta nesnenin yüzeyinde, birkaç saniyeliğine belli belirsiz turkuaz bir parıltı gördüğüne yemin edebilirdi.