BÖLÜM 13 - AYNADAKI AVCILAR
Zaman, bir saniyeliğine dondu. Sultanahmet Meydanı'nın canlı, kaotik akışı, Aras'ın zihninde sessiz bir fotoğrafa dönüştü. O fotoğrafın merkezinde, Alman Çeşmesi'nin sekizgen yapısının önünde duran iki adam vardı. Yüzleri, ifadeleri, duruşları, hepsi beyninin her bir nöronuna dağlanmıştı. Bu, sarnıçtaki parazitlerin yarattığı o ilkel, hayvani korku değildi. Bu çok daha kötüydü. Bu, zeki, hesaplanmış ve tamamen insani bir tehdidin yarattığı buz gibi bir dehşetti. Bu, bir avcının, avını köşeye sıkıştırmadan önceki o son, sakin anının sessizliğiydi.
Konsorsiyum.
İsim, artık babasının notlarındaki soyut bir kelime değildi. İsim, artık ete kemiğe bürünmüş, kot pantolon ve tişört giymiş, ona yüz metre öteden bakan iki adamdı.
Aras'ın içindeki ilk dürtü, en ilkel olanıydı: Kaç. Arkasını dönüp, nereye gittiğine bakmadan koşmak. Ama Cenevre'den kaçan o panik içindeki adam, son birkaç günde, İdris'in ve yaşadıklarının fırınında biraz olsun pişmişti. O panik dürtüsünü, milisaniyelik bir gecikmeyle bastırdı. Koşmak, av olduğunu bağırmak demekti. Onlar profesyoneldi. Ve profesyoneller, panikten beslenirdi.
İkinci dürtü, içindeki fizikçiden geldi: Gözlemle. Analiz et. Veri topla. Adamlar hareket etmiyordu. Sadece bakıyorlardı. Bu bir tesadüf olabilir miydi? Belki de sadece boş boş etrafa bakınıyorlardı ve o, paranoyasıyla onlara anlam yüklüyordu. Ama göz göze geldikleri o anda, yüzlerinde beliren o anlık, neredeyse algılanamaz tanıma ifadesi, bu olasılığı ortadan kaldırmıştı. Onu bekliyorlardı. Belki de sarnıçtan çıkmasını.
Hayatta kalma içgüdüsü, ilk iki dürtüyü birleştirip üçüncü bir eylem planı yarattı: Uyum sağla. Bir turist ol.
Aras, zoraki bir sakinlikle, titreyen ellerini kontrol altına alarak not defterini ve kalemini cebine koydu. Sanki az önce şehrin en önemli anıtlarından birinin kabataslak bir çizimini yapmış gibi. Yavaşça ayağa kalktı. Etrafına, Ayasofya'ya, Sultanahmet Camii'ne, sanki nereye gideceğine karar vermeye çalışan kararsız bir turist gibi bakındı. Ama zihninin arka planında, bir süper bilgisayar hızında olasılıkları hesaplıyordu. Meydan açıktı. Burada kaçacak yer yoktu. En iyi şansı, kalabalıktı. En iyi sığınağı, kaos.
Sırt çantasını omzuna atıp, Divanyolu Caddesi'ne, yani Kapalıçarşı'ya doğru giden ana akıntıya doğru yavaşça yürümeye başladı. Kalbi, göğüs kafesinin içinde bir isyan davulu gibi vuruyordu. Her adımda, sırtında iki çift gözün baskısını hissediyordu. Aynadaki avcılar. Onları görmüyordu ama orada olduklarını biliyordu.
Birkaç metre ilerideki bir hediyelik eşya dükkânının vitrinindeki parlak seramiklere bakıyormuş gibi yaptı. Camdaki yansımayı bir periskop gibi kullanarak aradığı şeyi kontrol etti. Oradaydılar. Harekete geçmişlerdi. Aralarında yaklaşık on metre mesafe bırakarak, sakin adımlarla onu takip ediyorlardı. Hareketleri eş zamanlıydı, sanki görünmez bir bağla birbirlerine bağlıydılar. Konuşmuyorlardı, birbirlerine bakmıyorlardı, ama kusursuz bir koordinasyon içindeydiler. Babasının notlarındaki bir başka bölüm aklına geldi: “Teknolojileri sadece dışsal değil. Nöral arayüzlerle birbirlerine bağlı olduklarından şüpheleniyorum. Bir kovan zihni gibi hareket ediyorlar.”
Aras şimdi bunun ne demek olduğunu anlıyordu. Onlar, sıradan iki adam değildi. Onlar, bir sistemin iki terminaliydi.
Kapalıçarşı'nın gürültülü, kaotik ağzına yaklaştıkça bir plan yapması gerektiğini biliyordu. Burası onun tek şansıydı. 60'tan fazla sokağı, 4000'den fazla dükkânıyla bu tarihi labirent, ya onun mezarı ya da kurtuluşu olacaktı.
Çarşının girişinden içeri daldığı an, farklı bir dünyaya girmiş gibi oldu. Dışarıdaki güneş ışığının yerini, dükkânlardan taşan sarı, loş bir aydınlatma aldı. Hava, baharat, deri, parfüm, metal ve insan kokularının baş döndürücü bir karışımıyla doluydu. "Buyurun abim!", "Looking is free!", "Special price for you, my friend!" sesleri her yönden beynine hücum ediyordu. Bu duyusal saldırı, normal bir insanı sersemletirdi. Ama Aras için bu, bir nimetti. Bu kaos, onun kamuflajıydı.
Kalabalığın içinde zikzaklar çizerek ilerlemeye başladı. Hızını ne çok yavaş ne de çok hızlı tutuyordu. Bir halı dükkânının önünde durup, sanki desenleri inceliyormuş gibi yaptı. Gözünün ucuyla arkasını kontrol etti. Birinci adam, yirmi metre gerideydi, bir gümüşçünün vitrinine bakıyordu. İkincisi ise görünürde yoktu. Bu daha kötüydü. Ayrılmışlardı. Onu kıskaca almaya çalışıyorlardı.
Aras, dar bir ara sokağa saptı. Burası daha az kalabalıktı, daha çok atölyelerin olduğu bir bölümdü. Bakır tepsilerin dövüldüğü çekiç sesleri, duvarlarda yankılanıyordu. Bir anlığına onları atlattığını düşündü. Ama sonra, sokağın ilerisindeki bir kapı aralığında, ikinci adamı gördü. Sakince bekliyordu. Onu bu sokağa girmesi için yönlendirmişlerdi. Bu bir tuzaktı.
Panik, tekrar boğazına yapıştı. Ama o an, elini cebine attı ve Anahtar'a dokundu. Metalin o tanıdık, sakin titreşimi, adrenalinle yarışan farklı bir sinyal gönderdi. İdris'in sesi zihninde çınladı: "Zihnin senin hem en iyi dostun hem de en büyük düşmanın olacak. Onu bir araç olarak kullanmayı öğrenmelisin."
Aras, etrafına bir fizikçinin gözüyle bakmaya başladı. Bu bir labirentti. Ve her labirentin bir çözümü vardı. Problem, iki boyutlu düşünmekti. O, üçüncü boyutu kullanmalıydı.
Gözü, yanındaki küçük, iki katlı bir hanın açık kapısına takıldı. İçerisi, kumaş toplarıyla doluydu. Tereddüt etmeden içeri daldı. Peşindeki adamın şaşırdığını fark etti. Bir an duraksadı, muhtemelen kovan zihnindeki ortağına durumu bildiriyordu. O anlık duraksama, Aras'ın ihtiyacı olan tek şeydi. Hanın ahşap merdivenlerini ikişer ikişer tırmandı. Üst kat, eski, kullanılmayan tezgâhlarla dolu, tozlu bir depoydu. Aras, deponun arka tarafındaki, aşağıdaki başka bir sokağa bakan kirli bir pencereye koştu. Pencereyi açtı. Yaklaşık üç metrelik bir yükseklik vardı. Altında, büyük bir çöp konteyneri duruyordu.
Hiç düşünmeden kendini dışarı bıraktı. Konteynerin içindeki çöp poşetlerinin üzerine düştüğünde, çıkan ses yakındaki birkaç güvercini havalandırdı. Canı acımıştı ama adrenalinden hissetmiyordu. Konteynerden dışarı tırmandı ve kendini tamamen farklı bir sokakta buldu. Bir an durup dinledi. Tuzak kurdukları sokaktan gelen telaşlı ayak seslerini duyabiliyordu.
Koşmaya başladı. Ama bu kez amaçsızca değil. İrfan Sahaf'a giden en dolambaçlı, en akıl karıştırıcı yolu zihninde canlandırmaya çalışarak. Bir bedestenin içinden geçti, bir caminin avlusunu aştı, iki bina arasındaki, bir insanın ancak sığabileceği bir aralıktan süzüldü. Artık bir av değil, bir hayaletti. İstanbul'un kadim damarlarında akan bir fısıltı.
Yaklaşık yarım saat sonra, kalbi hâlâ deli gibi atarak ama artık peşinde birilerinin olmadığını hissederek, Sahaflar Çarşısı'nın o tanıdık avlusuna kendini attı. İrfan Sahaf'ın kapısından içeri adeta daldı.
İdris Bey, sanki Aras sadece yan dükkândan tuz almaya gitmiş gibi, aynı sakinlikle tezgâhın arkasında oturuyordu. Elindeki eski bir cildi, büyük bir dikkatle onarıyordu. Aras'ın nefes nefese, perişan halini görünce başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir endişe ne de bir şefkat vardı. Sadece bir doktorun, hastasının semptomlarını değerlendiren o sakin, analitik bakışı.
- Kovan, arılarından birini kaybetmiş gibi, dedi, iğneyi cildin deliğinden geçirirken.
- Beni buldular, dedi Aras, sırtını kapıya yaslayıp soluklanırken. Sarnıçtan çıktığım an... Oradaydılar. Beni bekliyorlardı.
- Beklemeleri normal, dedi İdris. Bir örümcek, ağına büyük bir sinek takıldığında, ağın titreşimini hisseder. Sen, bugün sarnıçta büyük bir titreşime neden oldun, Aras Bey. Medusa'nın uykusunu rahatsız ettin. O taş, binlerce yıldır sessizdi. Senin Anahtar'ın, onu bir anlığına da olsa uyandırdı. O titreşim, sadece senin zihninde değil, şehrin enerji ağında da bir dalgalanma yarattı. Ve Konsorsiyum'un sensörleri, bu tür dalgalanmaları tespit etmek için tasarlanmıştır.
Aras, hâlâ titreyen elleriyle cebinden not defterini çıkardı ve İdris'in önüne koydu. Sayfada, o üç loplu sarmalın aceleyle çizilmiş hali vardı. "Taşın şarkısı... bana bunu gösterdi. Bir sembol."
İdris'in önüne koyduğu not defterinde çizimler, normal bir bilim insanının saha notlarına benzemiyordu. Bir sayfada Medusa başının kaba taslağı, yanına yazılmış frekans değerleri; başka bir sayfada koyu lekeler hâlinde gördüğü varlıkların hareket yönleri; hemen altında “öznel algı — doğrulanmadı” notu. Aras, kendisiyle alay edilmesini bekliyordu.
İdris uzun süre hiçbir şey söylemedi.
- Bir şey söyleyin, dedi Aras.
- İyi not tutuyorsun.
- Ciddi misiniz?
- Çok.
İdris sayfaları çevirdi.
- İnsanlar bilinmeyenle karşılaştığında iki hata yapar. Ya gördüklerinin tamamını reddederler ya da tamamını kutsallaştırırlar. Sen ikisini de yapmamaya çalışıyorsun.
- Çünkü henüz ne gördüğümü bilmiyorum.
- Bu cümleyi koru.
Aras ajanları anlattı. Üç kişi. Takip biçimleri. Tramvayda bölünmeleri. İdris'in yüzü bu kez ciddi kaldı.
- Beni nasıl buldular?
- Birkaç ihtimal var.
- Telefon?
- Olabilir.
- Pasaport?
- Olabilir.
- CERN'den itibaren izliyor olabilirler mi?
- Olabilir.
Aras yumruğunu tezgâha vurmadı ama vurmak istedi.
- Sizden ‘olabilir’ kelimesi dışında bir şey duymak mümkün mü?
İdris defteri kapattı. “Anahtar da olabilir.”
Aras sustu.
- Ne demek?
- Onu aktif kullandığında, yalnızca sen çevreyi dinlemiyorsun. Çevre de seni duyuyor.
- Bunu bana neden daha önce söylemediniz?
- Çünkü ilk temasın nasıl gerçekleşeceğini bilmiyordum.
- Bana tehlikeli bir cihaz verdiniz ve kullanım kılavuzuna ‘düşmanlar konumunuzu bulabilir’ maddesini yazmayı unuttunuz.
İdris'in sesi sertleşti.
- Bu bir cihaz değil. En azından senin alıştığın anlamda değil. Ve ben sana güvenli olduğunu söylemedim.
Aras bir an cevap veremedi. Haklıydı. İdris hiçbir zaman güvenlik sözü vermemişti. Aras, kendisine verilen nesneyi bilimsel merakla kurcalamış ve riskin sınırlarını bilmeden kullanmıştı.
- Peki şimdi ne yapacağım?
- Dinlemeyi öğreneceksin ama bağırmadan.
- Bu da bilmece.
- Şimdilik.
İdris arka odadan eski bir İstanbul haritası getirdi. Kâğıt sararmıştı; modern yolların bir kısmı yoktu. Haritanın üzerine üç küçük işaret koydu. Biri Yerebatan'a yakın, biri Fatih tarafında, biri şehir dışında.
- Bunlar ne?
- Farklı yoğunlukta düğümler. Hepsine gitmeyeceksin.
- Niye gösteriyorsunuz?
- Çünkü desen görmeni istiyorum. Yerebatan'da ne hissettiysen, bunun tekil bir olay olmadığını anlamalısın.
Aras işaretlerin konumuna baktı.
- Bir hat mı oluşturuyorlar?
- Haritaya düz çizgi çekme hastalığından vazgeç. Dünya gizli geometrilerle dolu değil.
Aras şaşkınlıkla baktı.
- Bunu siz mi söylüyorsunuz?
İdris hafifçe gülümsedi.
- Mistisizm, kötü matematiğin bahanesi değildir.
Bu cümle Aras'ın hoşuna gitti.
Yaşlı adam sonra haritayı çevirdi ve Anadolu'nun daha geniş bir haritasını açtı. İstanbul'dan içeri doğru uzanan bir rota çizmedi. Yalnızca Konya'nın üzerine parmağını koydu.
- Bir sonraki dersin orada.
- Kimden?
- Bazen öğretmen insan değildir. Bazen ritimdir.
Aras içini çekti.
- Mevlana.
- Mevlana'nın kendisinden ders alamayacağına göre, bıraktığı yöntemden.
- Ben derviş olmayacağım.
- Olmanı isteyen yok.
- Peki ne öğreneceğim?
İdris, Aras'ın çizdiği üç loplu sarmalın üzerine parmağını koydu.
- Dağınık bir sistemin nasıl tek bir frekansta tutarlı hâle geldiğini.
Aras'ın aklı doğrudan fiziğe gitti. Faz kilitlenmesi. Senkronizasyon. Bağlı osilatörler. Kuramoto modeli. Aynı anda sallanmaya başlayan metronomlar.
İdris bunu yüzünden okumuş gibi,
- Evet, dedi. Senin dilinde de karşılığı var.
- Beni Konya'ya bir fizik problemi çözmeye mi gönderiyorsunuz?
- Hayır. Sana fizik probleminin içinde yaşatacağım.
Aras defterini aldı. Ajanların peşinde olduğu bir şehirden, bilinmeyen bir yöntemle çıkması gerekiyordu. Hedefi Konya'ydı. Yanında babasının sırları, cebinde kendisini ele verebilecek bir Anahtar vardı.
Ve bütün bunların ortasında, İdris hâlâ çayını sakin sakin içiyordu.
Aras bir an ona baktı.
- Siz hiç korkmuyor musunuz?
İdris'in cevabı bu kez hemen gelmedi.
Takip başladığında Aras'ın ilk hatası hızlanmak oldu. İnsan kalabalığında ani hız değişimi, takip eden kişiden önce güvenlik kameralarının dikkatini çekerdi. Bunu fark edince yürüyüşünü yeniden normalleştirdi ve vitrinleri ayna olarak kullanmaya başladı.
İki kişi vardı. Biri kırklarında, koyu renk montlu erkek; diğeri turist gibi giyinmiş genç bir kadın. Birbirlerine hiç bakmıyorlardı. Fakat Aras yön değiştirdiğinde aralarındaki mesafe sabit kalıyordu.
Konsorsiyum ajanı olup olmadıklarını bilmiyordu. Belki İdris'in kendi insanlarıydı. Belki güvenlik görevlileriydi. Belki de Aras artık her ritmi tehdit olarak yorumluyordu.
Sonra Anahtar cebinde soğudu.
Isınmasını beklerken soğuması yeni bir tepkiydi.
Genç kadın, kalabalığın içinde bir an Aras'a baktı. Gözlerindeki boşluk, duygusuzluk değil, daha tuhaf bir şeydi: iki ayrı dikkatin aynı yüzün içinden bakması gibi.
Aras'ın ensesinde o basınç hissi oluştu.
İkinci bağımsız işaret.
Artık kaçış başladı.
Dar hanlara, servis geçitlerine ve kalabalığın akışına karışırken öğrendiği en önemli şey, Konsorsiyumun onu anlık GPS noktası gibi görmediğiydi. Onların da görüş çizgisi, saha ekibi ve gecikmeleri vardı.
Bu, düşmanı küçültmedi.
Ama insanlaştırdı.
İnsanlaştırılmış düşman yenilebilirdi.
Takip edildiğini anladığı anda Aras’ın zihni iki ayrı düzleme ayrıldı. Bir parçası korkuyordu; diğer parçası korkunun yaptığı hataları izliyordu. Nabzı yükselmişti. Çevresel görüşü daralıyor, insan yüzlerini tehdit olarak sınıflandırma eğilimi artıyordu. Bunların hepsi biyolojiydi.
Kendine sessizce üç soru sordu.
Aynı kişiler en az iki konumda görüldü mü?
Evet.
Hareketleri kendi rotasındaki değişikliklere tepki verdi mi?
Evet.
Tesadüfi turist davranışıyla açıklanamayacak koordinasyon var mı?
Büyük olasılıkla.
Ancak bundan sonra “takip” kelimesini kullandı.
Bu disiplin hayatını kurtardı. Panikle koşmak yerine önce vitrindeki yansımalardan mesafeyi ölçtü, dar sokaklara girmeden önce çıkışları saydı ve Anahtar’ı kullanmamaya karar verdi. İdris’in uyarısını hatırlıyordu: Fener yakarsan sen de görünürsün.
Konsorsiyum ajanlarının onu bulmasının nedeni belki telefon, kamera ağı veya havalimanı kaydıydı. Belki de Yerebatan’da Anahtar’ı fazla uzun süre açık tutmuştu. Hangi kanalın ele verdiğini bilmiyordu.
Bu belirsizlikte yapabileceği en doğru şey, bütün kanalları aynı anda kapatmaktı.
Ve bunun için İstanbul’dan çıkması gerekiyordu.
- Çok korktum, dedi. Korkunun ne zaman dinleneceğini öğrendim.
Zaman, bir saniyeliğine dondu. Sultanahmet Meydanı'nın canlı, kaotik akışı, Aras'ın zihninde sessiz bir fotoğrafa dönüştü. O fotoğrafın merkezinde, Alman Çeşmesi'nin sekizgen yapısının önünde duran iki adam vardı. Yüzleri, ifadeleri, duruşları, hepsi beyninin her bir nöronuna dağlanmıştı. Bu, sarnıçtaki parazitlerin yarattığı o ilkel, hayvani korku değildi. Bu çok daha kötüydü. Bu, zeki, hesaplanmış ve tamamen insani bir tehdidin yarattığı buz gibi bir dehşetti. Bu, bir avcının, avını köşeye sıkıştırmadan önceki o son, sakin anının sessizliğiydi.
Konsorsiyum.
İsim, artık babasının notlarındaki soyut bir kelime değildi. İsim, artık ete kemiğe bürünmüş, kot pantolon ve tişört giymiş, ona yüz metre öteden bakan iki adamdı.
Aras'ın içindeki ilk dürtü, en ilkel olanıydı: Kaç. Arkasını dönüp, nereye gittiğine bakmadan koşmak. Ama Cenevre'den kaçan o panik içindeki adam, son birkaç günde, İdris'in ve yaşadıklarının fırınında biraz olsun pişmişti. O panik dürtüsünü, milisaniyelik bir gecikmeyle bastırdı. Koşmak, av olduğunu bağırmak demekti. Onlar profesyoneldi. Ve profesyoneller, panikten beslenirdi.
İkinci dürtü, içindeki fizikçiden geldi: Gözlemle. Analiz et. Veri topla. Adamlar hareket etmiyordu. Sadece bakıyorlardı. Bu bir tesadüf olabilir miydi? Belki de sadece boş boş etrafa bakınıyorlardı ve o, paranoyasıyla onlara anlam yüklüyordu. Ama göz göze geldikleri o anda, yüzlerinde beliren o anlık, neredeyse algılanamaz tanıma ifadesi, bu olasılığı ortadan kaldırmıştı. Onu bekliyorlardı. Belki de sarnıçtan çıkmasını.
Hayatta kalma içgüdüsü, ilk iki dürtüyü birleştirip üçüncü bir eylem planı yarattı: Uyum sağla. Bir turist ol.
Aras, zoraki bir sakinlikle, titreyen ellerini kontrol altına alarak not defterini ve kalemini cebine koydu. Sanki az önce şehrin en önemli anıtlarından birinin kabataslak bir çizimini yapmış gibi. Yavaşça ayağa kalktı. Etrafına, Ayasofya'ya, Sultanahmet Camii'ne, sanki nereye gideceğine karar vermeye çalışan kararsız bir turist gibi bakındı. Ama zihninin arka planında, bir süper bilgisayar hızında olasılıkları hesaplıyordu. Meydan açıktı. Burada kaçacak yer yoktu. En iyi şansı, kalabalıktı. En iyi sığınağı, kaos.
Sırt çantasını omzuna atıp, Divanyolu Caddesi'ne, yani Kapalıçarşı'ya doğru giden ana akıntıya doğru yavaşça yürümeye başladı. Kalbi, göğüs kafesinin içinde bir isyan davulu gibi vuruyordu. Her adımda, sırtında iki çift gözün baskısını hissediyordu. Aynadaki avcılar. Onları görmüyordu ama orada olduklarını biliyordu.
Birkaç metre ilerideki bir hediyelik eşya dükkânının vitrinindeki parlak seramiklere bakıyormuş gibi yaptı. Camdaki yansımayı bir periskop gibi kullanarak aradığı şeyi kontrol etti. Oradaydılar. Harekete geçmişlerdi. Aralarında yaklaşık on metre mesafe bırakarak, sakin adımlarla onu takip ediyorlardı. Hareketleri eş zamanlıydı, sanki görünmez bir bağla birbirlerine bağlıydılar. Konuşmuyorlardı, birbirlerine bakmıyorlardı, ama kusursuz bir koordinasyon içindeydiler. Babasının notlarındaki bir başka bölüm aklına geldi: “Teknolojileri sadece dışsal değil. Nöral arayüzlerle birbirlerine bağlı olduklarından şüpheleniyorum. Bir kovan zihni gibi hareket ediyorlar.”
Aras şimdi bunun ne demek olduğunu anlıyordu. Onlar, sıradan iki adam değildi. Onlar, bir sistemin iki terminaliydi.
Kapalıçarşı'nın gürültülü, kaotik ağzına yaklaştıkça bir plan yapması gerektiğini biliyordu. Burası onun tek şansıydı. 60'tan fazla sokağı, 4000'den fazla dükkânıyla bu tarihi labirent, ya onun mezarı ya da kurtuluşu olacaktı.
Çarşının girişinden içeri daldığı an, farklı bir dünyaya girmiş gibi oldu. Dışarıdaki güneş ışığının yerini, dükkânlardan taşan sarı, loş bir aydınlatma aldı. Hava, baharat, deri, parfüm, metal ve insan kokularının baş döndürücü bir karışımıyla doluydu. "Buyurun abim!", "Looking is free!", "Special price for you, my friend!" sesleri her yönden beynine hücum ediyordu. Bu duyusal saldırı, normal bir insanı sersemletirdi. Ama Aras için bu, bir nimetti. Bu kaos, onun kamuflajıydı.
Kalabalığın içinde zikzaklar çizerek ilerlemeye başladı. Hızını ne çok yavaş ne de çok hızlı tutuyordu. Bir halı dükkânının önünde durup, sanki desenleri inceliyormuş gibi yaptı. Gözünün ucuyla arkasını kontrol etti. Birinci adam, yirmi metre gerideydi, bir gümüşçünün vitrinine bakıyordu. İkincisi ise görünürde yoktu. Bu daha kötüydü. Ayrılmışlardı. Onu kıskaca almaya çalışıyorlardı.
Aras, dar bir ara sokağa saptı. Burası daha az kalabalıktı, daha çok atölyelerin olduğu bir bölümdü. Bakır tepsilerin dövüldüğü çekiç sesleri, duvarlarda yankılanıyordu. Bir anlığına onları atlattığını düşündü. Ama sonra, sokağın ilerisindeki bir kapı aralığında, ikinci adamı gördü. Sakince bekliyordu. Onu bu sokağa girmesi için yönlendirmişlerdi. Bu bir tuzaktı.
Panik, tekrar boğazına yapıştı. Ama o an, elini cebine attı ve Anahtar'a dokundu. Metalin o tanıdık, sakin titreşimi, adrenalinle yarışan farklı bir sinyal gönderdi. İdris'in sesi zihninde çınladı: "Zihnin senin hem en iyi dostun hem de en büyük düşmanın olacak. Onu bir araç olarak kullanmayı öğrenmelisin."
Aras, etrafına bir fizikçinin gözüyle bakmaya başladı. Bu bir labirentti. Ve her labirentin bir çözümü vardı. Problem, iki boyutlu düşünmekti. O, üçüncü boyutu kullanmalıydı.
Gözü, yanındaki küçük, iki katlı bir hanın açık kapısına takıldı. İçerisi, kumaş toplarıyla doluydu. Tereddüt etmeden içeri daldı. Peşindeki adamın şaşırdığını fark etti. Bir an duraksadı, muhtemelen kovan zihnindeki ortağına durumu bildiriyordu. O anlık duraksama, Aras'ın ihtiyacı olan tek şeydi. Hanın ahşap merdivenlerini ikişer ikişer tırmandı. Üst kat, eski, kullanılmayan tezgâhlarla dolu, tozlu bir depoydu. Aras, deponun arka tarafındaki, aşağıdaki başka bir sokağa bakan kirli bir pencereye koştu. Pencereyi açtı. Yaklaşık üç metrelik bir yükseklik vardı. Altında, büyük bir çöp konteyneri duruyordu.
Hiç düşünmeden kendini dışarı bıraktı. Konteynerin içindeki çöp poşetlerinin üzerine düştüğünde, çıkan ses yakındaki birkaç güvercini havalandırdı. Canı acımıştı ama adrenalinden hissetmiyordu. Konteynerden dışarı tırmandı ve kendini tamamen farklı bir sokakta buldu. Bir an durup dinledi. Tuzak kurdukları sokaktan gelen telaşlı ayak seslerini duyabiliyordu.
Koşmaya başladı. Ama bu kez amaçsızca değil. İrfan Sahaf'a giden en dolambaçlı, en akıl karıştırıcı yolu zihninde canlandırmaya çalışarak. Bir bedestenin içinden geçti, bir caminin avlusunu aştı, iki bina arasındaki, bir insanın ancak sığabileceği bir aralıktan süzüldü. Artık bir av değil, bir hayaletti. İstanbul'un kadim damarlarında akan bir fısıltı.
Yaklaşık yarım saat sonra, kalbi hâlâ deli gibi atarak ama artık peşinde birilerinin olmadığını hissederek, Sahaflar Çarşısı'nın o tanıdık avlusuna kendini attı. İrfan Sahaf'ın kapısından içeri adeta daldı.
İdris Bey, sanki Aras sadece yan dükkândan tuz almaya gitmiş gibi, aynı sakinlikle tezgâhın arkasında oturuyordu. Elindeki eski bir cildi, büyük bir dikkatle onarıyordu. Aras'ın nefes nefese, perişan halini görünce başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir endişe ne de bir şefkat vardı. Sadece bir doktorun, hastasının semptomlarını değerlendiren o sakin, analitik bakışı.
- Kovan, arılarından birini kaybetmiş gibi, dedi, iğneyi cildin deliğinden geçirirken.
- Beni buldular, dedi Aras, sırtını kapıya yaslayıp soluklanırken. Sarnıçtan çıktığım an... Oradaydılar. Beni bekliyorlardı.
- Beklemeleri normal, dedi İdris. Bir örümcek, ağına büyük bir sinek takıldığında, ağın titreşimini hisseder. Sen, bugün sarnıçta büyük bir titreşime neden oldun, Aras Bey. Medusa'nın uykusunu rahatsız ettin. O taş, binlerce yıldır sessizdi. Senin Anahtar'ın, onu bir anlığına da olsa uyandırdı. O titreşim, sadece senin zihninde değil, şehrin enerji ağında da bir dalgalanma yarattı. Ve Konsorsiyum'un sensörleri, bu tür dalgalanmaları tespit etmek için tasarlanmıştır.
Aras, hâlâ titreyen elleriyle cebinden not defterini çıkardı ve İdris'in önüne koydu. Sayfada, o üç loplu sarmalın aceleyle çizilmiş hali vardı. "Taşın şarkısı... bana bunu gösterdi. Bir sembol."
İdris'in önüne koyduğu not defterinde çizimler, normal bir bilim insanının saha notlarına benzemiyordu. Bir sayfada Medusa başının kaba taslağı, yanına yazılmış frekans değerleri; başka bir sayfada koyu lekeler hâlinde gördüğü varlıkların hareket yönleri; hemen altında “öznel algı — doğrulanmadı” notu. Aras, kendisiyle alay edilmesini bekliyordu.
İdris uzun süre hiçbir şey söylemedi.
- Bir şey söyleyin, dedi Aras.
- İyi not tutuyorsun.
- Ciddi misiniz?
- Çok.
İdris sayfaları çevirdi.
- İnsanlar bilinmeyenle karşılaştığında iki hata yapar. Ya gördüklerinin tamamını reddederler ya da tamamını kutsallaştırırlar. Sen ikisini de yapmamaya çalışıyorsun.
- Çünkü henüz ne gördüğümü bilmiyorum.
- Bu cümleyi koru.
Aras ajanları anlattı. Üç kişi. Takip biçimleri. Tramvayda bölünmeleri. İdris'in yüzü bu kez ciddi kaldı.
- Beni nasıl buldular?
- Birkaç ihtimal var.
- Telefon?
- Olabilir.
- Pasaport?
- Olabilir.
- CERN'den itibaren izliyor olabilirler mi?
- Olabilir.
Aras yumruğunu tezgâha vurmadı ama vurmak istedi.
- Sizden ‘olabilir’ kelimesi dışında bir şey duymak mümkün mü?
İdris defteri kapattı. “Anahtar da olabilir.”
Aras sustu.
- Ne demek?
- Onu aktif kullandığında, yalnızca sen çevreyi dinlemiyorsun. Çevre de seni duyuyor.
- Bunu bana neden daha önce söylemediniz?
- Çünkü ilk temasın nasıl gerçekleşeceğini bilmiyordum.
- Bana tehlikeli bir cihaz verdiniz ve kullanım kılavuzuna ‘düşmanlar konumunuzu bulabilir’ maddesini yazmayı unuttunuz.
İdris'in sesi sertleşti.
- Bu bir cihaz değil. En azından senin alıştığın anlamda değil. Ve ben sana güvenli olduğunu söylemedim.
Aras bir an cevap veremedi. Haklıydı. İdris hiçbir zaman güvenlik sözü vermemişti. Aras, kendisine verilen nesneyi bilimsel merakla kurcalamış ve riskin sınırlarını bilmeden kullanmıştı.
- Peki şimdi ne yapacağım?
- Dinlemeyi öğreneceksin ama bağırmadan.
- Bu da bilmece.
- Şimdilik.
İdris arka odadan eski bir İstanbul haritası getirdi. Kâğıt sararmıştı; modern yolların bir kısmı yoktu. Haritanın üzerine üç küçük işaret koydu. Biri Yerebatan'a yakın, biri Fatih tarafında, biri şehir dışında.
- Bunlar ne?
- Farklı yoğunlukta düğümler. Hepsine gitmeyeceksin.
- Niye gösteriyorsunuz?
- Çünkü desen görmeni istiyorum. Yerebatan'da ne hissettiysen, bunun tekil bir olay olmadığını anlamalısın.
Aras işaretlerin konumuna baktı.
- Bir hat mı oluşturuyorlar?
- Haritaya düz çizgi çekme hastalığından vazgeç. Dünya gizli geometrilerle dolu değil.
Aras şaşkınlıkla baktı.
- Bunu siz mi söylüyorsunuz?
İdris hafifçe gülümsedi.
- Mistisizm, kötü matematiğin bahanesi değildir.
Bu cümle Aras'ın hoşuna gitti.
Yaşlı adam sonra haritayı çevirdi ve Anadolu'nun daha geniş bir haritasını açtı. İstanbul'dan içeri doğru uzanan bir rota çizmedi. Yalnızca Konya'nın üzerine parmağını koydu.
- Bir sonraki dersin orada.
- Kimden?
- Bazen öğretmen insan değildir. Bazen ritimdir.
Aras içini çekti.
- Mevlana.
- Mevlana'nın kendisinden ders alamayacağına göre, bıraktığı yöntemden.
- Ben derviş olmayacağım.
- Olmanı isteyen yok.
- Peki ne öğreneceğim?
İdris, Aras'ın çizdiği üç loplu sarmalın üzerine parmağını koydu.
- Dağınık bir sistemin nasıl tek bir frekansta tutarlı hâle geldiğini.
Aras'ın aklı doğrudan fiziğe gitti. Faz kilitlenmesi. Senkronizasyon. Bağlı osilatörler. Kuramoto modeli. Aynı anda sallanmaya başlayan metronomlar.
İdris bunu yüzünden okumuş gibi,
- Evet, dedi. Senin dilinde de karşılığı var.
- Beni Konya'ya bir fizik problemi çözmeye mi gönderiyorsunuz?
- Hayır. Sana fizik probleminin içinde yaşatacağım.
Aras defterini aldı. Ajanların peşinde olduğu bir şehirden, bilinmeyen bir yöntemle çıkması gerekiyordu. Hedefi Konya'ydı. Yanında babasının sırları, cebinde kendisini ele verebilecek bir Anahtar vardı.
Ve bütün bunların ortasında, İdris hâlâ çayını sakin sakin içiyordu.
Aras bir an ona baktı.
- Siz hiç korkmuyor musunuz?
İdris'in cevabı bu kez hemen gelmedi.
Takip başladığında Aras'ın ilk hatası hızlanmak oldu. İnsan kalabalığında ani hız değişimi, takip eden kişiden önce güvenlik kameralarının dikkatini çekerdi. Bunu fark edince yürüyüşünü yeniden normalleştirdi ve vitrinleri ayna olarak kullanmaya başladı.
İki kişi vardı. Biri kırklarında, koyu renk montlu erkek; diğeri turist gibi giyinmiş genç bir kadın. Birbirlerine hiç bakmıyorlardı. Fakat Aras yön değiştirdiğinde aralarındaki mesafe sabit kalıyordu.
Konsorsiyum ajanı olup olmadıklarını bilmiyordu. Belki İdris'in kendi insanlarıydı. Belki güvenlik görevlileriydi. Belki de Aras artık her ritmi tehdit olarak yorumluyordu.
Sonra Anahtar cebinde soğudu.
Isınmasını beklerken soğuması yeni bir tepkiydi.
Genç kadın, kalabalığın içinde bir an Aras'a baktı. Gözlerindeki boşluk, duygusuzluk değil, daha tuhaf bir şeydi: iki ayrı dikkatin aynı yüzün içinden bakması gibi.
Aras'ın ensesinde o basınç hissi oluştu.
İkinci bağımsız işaret.
Artık kaçış başladı.
Dar hanlara, servis geçitlerine ve kalabalığın akışına karışırken öğrendiği en önemli şey, Konsorsiyumun onu anlık GPS noktası gibi görmediğiydi. Onların da görüş çizgisi, saha ekibi ve gecikmeleri vardı.
Bu, düşmanı küçültmedi.
Ama insanlaştırdı.
İnsanlaştırılmış düşman yenilebilirdi.
Takip edildiğini anladığı anda Aras’ın zihni iki ayrı düzleme ayrıldı. Bir parçası korkuyordu; diğer parçası korkunun yaptığı hataları izliyordu. Nabzı yükselmişti. Çevresel görüşü daralıyor, insan yüzlerini tehdit olarak sınıflandırma eğilimi artıyordu. Bunların hepsi biyolojiydi.
Kendine sessizce üç soru sordu.
Aynı kişiler en az iki konumda görüldü mü?
Evet.
Hareketleri kendi rotasındaki değişikliklere tepki verdi mi?
Evet.
Tesadüfi turist davranışıyla açıklanamayacak koordinasyon var mı?
Büyük olasılıkla.
Ancak bundan sonra “takip” kelimesini kullandı.
Bu disiplin hayatını kurtardı. Panikle koşmak yerine önce vitrindeki yansımalardan mesafeyi ölçtü, dar sokaklara girmeden önce çıkışları saydı ve Anahtar’ı kullanmamaya karar verdi. İdris’in uyarısını hatırlıyordu: Fener yakarsan sen de görünürsün.
Konsorsiyum ajanlarının onu bulmasının nedeni belki telefon, kamera ağı veya havalimanı kaydıydı. Belki de Yerebatan’da Anahtar’ı fazla uzun süre açık tutmuştu. Hangi kanalın ele verdiğini bilmiyordu.
Bu belirsizlikte yapabileceği en doğru şey, bütün kanalları aynı anda kapatmaktı.
Ve bunun için İstanbul’dan çıkması gerekiyordu.
- Çok korktum, dedi. Korkunun ne zaman dinleneceğini öğrendim.