Kırk yaşına basmak, insanın içindeki o görünmez saatin sadece tik tak etmesi değil; sabahın köründe öten bozuk bir alarm gibi "Kalk efendi, garanti süren doldu!" diye bağırmaya başladığı anmış meğer.
Geçen akşam, bizim evdeki o sevimli ama enerjisi nükleer santralle yarışan minik nötron yıldızımı uyuttuktan sonra banyoya geçtim. Aynadaki yansımamla şöyle bir göz göze geldik. Yüzümdeki ince çizgiler İstanbul’un karmaşık metro haritasına dönmüş; şakaklarımdaki ilk beyazlar ise "Kış geliyor" diyen dizi karakterleri gibi sinsice toplanmaya başlamış. Zamanın, çaktırmadan cebinizden cüzdanınızı çalan o usta yankesici olduğunu işte o an tüm hücrelerimle (ve hafif sızlayan belimle) hissettim.
Yirmili yaşlarımdayken gençlik benim için bitmez tükenmez bir açık büfe, zaman ise "sınırsız kotalı internet paketi" gibiydi. Harca harca bitmezdi. O zamanlar midem bir beton mikseriydi; gece 3’te acılı dürümleri gömer, sabahında hiçbir şey olmamış gibi işe, güce, hayata koşardım. Uyku dediğin şey, sadece bir sonraki maceraya kadar telefonu şarja takmaktı. Şimdi mi? Çeyrek altın gibi değerli olan o uykuya dalmak için yastığımla 45 derecelik kusursuz bir açı yakalamam gerekiyor. Aksi takdirde sabah boynum, rüzgarda ters dönmüş şemsiye gibi uyanıyorum. Akşam 8'den sonra yediğim masum bir kuruyemiş bile midemde asit yağmurlarına sebep oluyor.
Evli ve çocuklu bir adam olmak insana zamanın ne demek olduğunu çok acayip bir yolla öğretiyor. Eskiden dünyayı kurtarma planları yaparken, şimdiki en büyük süper kahramanlığım, gece su içmeye kalktığımda yerdeki o sinsi Lego parçalarına basmadan karanlıkta mayın tarlası geçer gibi yürüyebilmek. Eşimle akşamları o kanepede çay içerken birbirimize attığımız bir bakış var; hani nükleer sığınakta hayatta kalmayı başarmış iki kişinin "Bugün de ölmedik, çok şükür" bakışı... İşte o anlarda anlıyorum zamanın nasıl uçup gittiğini.
Çocukların büyüme hızı tam bir teknolojik illüzyon. Hani bilgisayarda bir güncelleme yaparsınız, "Tamamlanıyor %1" yazar, mutfağa su almaya gidip dönersiniz ve ekranda "%99" yazısını görürsünüz ya... İşte çocuk büyütmek tam olarak bu! Gözünüzü bir saniye ayırıyorsunuz; dün kucağınızda gazını çıkardığınız o minik kütle, bugün ergen tavırlarıyla kendi bağımsız cumhuriyetini ilan edip "Baba yaaa" diye göz devirmeye başlıyor. Sadece arkasından bakakalıyor ve "Ne ara bitti o yüzde 98?" diyorsunuz.
Şimdiki aklım, o bitmek bilmez bataryası olan 20'lerindeki bedenimde olsaydı, "Nasılsa yarın yaparım" yalanına asla kanmazdım. Çünkü 'yarın' dediğimiz şey aslında kombi arızası, kredi kartı ekstresi, veli toplantıları ve bitmeyen market alışverişlerinden oluşan bir yetişkinlik Bermuda Şeytan Üçgeni. Oraya giren hayaller bir daha kolay kolay çıkamıyor.
Gençliğin kıymetini bilmek demek, hayatı sürekli bir şeyleri kaçıracağım korkusuyla değil; bazen o sınırsız kotayı gerçekten doya doya, saçmalayarak ve hakkını vererek harcamak demekmiş. Şimdiki o deli dolu ateşinizi sadece fatura ödemek veya CV doldurmak için harcamayın. Çünkü 40'ınıza geldiğinizde en büyük lüksünüz lüks bir araba ya da havalı bir unvan olmayacak. En büyük lüksünüz, gençliğinizde biriktirdiğiniz güzel anıların tebessümüyle eşinize sarılıp, "İyi yaşadık be!" diyebildiğiniz o paha biçilemez anlar olacak. (Tabi bu arada dizleriniz ağrımıyorsa, o da ayrı bir lüks!)
Geçen akşam, bizim evdeki o sevimli ama enerjisi nükleer santralle yarışan minik nötron yıldızımı uyuttuktan sonra banyoya geçtim. Aynadaki yansımamla şöyle bir göz göze geldik. Yüzümdeki ince çizgiler İstanbul’un karmaşık metro haritasına dönmüş; şakaklarımdaki ilk beyazlar ise "Kış geliyor" diyen dizi karakterleri gibi sinsice toplanmaya başlamış. Zamanın, çaktırmadan cebinizden cüzdanınızı çalan o usta yankesici olduğunu işte o an tüm hücrelerimle (ve hafif sızlayan belimle) hissettim.
Yirmili yaşlarımdayken gençlik benim için bitmez tükenmez bir açık büfe, zaman ise "sınırsız kotalı internet paketi" gibiydi. Harca harca bitmezdi. O zamanlar midem bir beton mikseriydi; gece 3’te acılı dürümleri gömer, sabahında hiçbir şey olmamış gibi işe, güce, hayata koşardım. Uyku dediğin şey, sadece bir sonraki maceraya kadar telefonu şarja takmaktı. Şimdi mi? Çeyrek altın gibi değerli olan o uykuya dalmak için yastığımla 45 derecelik kusursuz bir açı yakalamam gerekiyor. Aksi takdirde sabah boynum, rüzgarda ters dönmüş şemsiye gibi uyanıyorum. Akşam 8'den sonra yediğim masum bir kuruyemiş bile midemde asit yağmurlarına sebep oluyor.
Evli ve çocuklu bir adam olmak insana zamanın ne demek olduğunu çok acayip bir yolla öğretiyor. Eskiden dünyayı kurtarma planları yaparken, şimdiki en büyük süper kahramanlığım, gece su içmeye kalktığımda yerdeki o sinsi Lego parçalarına basmadan karanlıkta mayın tarlası geçer gibi yürüyebilmek. Eşimle akşamları o kanepede çay içerken birbirimize attığımız bir bakış var; hani nükleer sığınakta hayatta kalmayı başarmış iki kişinin "Bugün de ölmedik, çok şükür" bakışı... İşte o anlarda anlıyorum zamanın nasıl uçup gittiğini.
Çocukların büyüme hızı tam bir teknolojik illüzyon. Hani bilgisayarda bir güncelleme yaparsınız, "Tamamlanıyor %1" yazar, mutfağa su almaya gidip dönersiniz ve ekranda "%99" yazısını görürsünüz ya... İşte çocuk büyütmek tam olarak bu! Gözünüzü bir saniye ayırıyorsunuz; dün kucağınızda gazını çıkardığınız o minik kütle, bugün ergen tavırlarıyla kendi bağımsız cumhuriyetini ilan edip "Baba yaaa" diye göz devirmeye başlıyor. Sadece arkasından bakakalıyor ve "Ne ara bitti o yüzde 98?" diyorsunuz.
Şimdiki aklım, o bitmek bilmez bataryası olan 20'lerindeki bedenimde olsaydı, "Nasılsa yarın yaparım" yalanına asla kanmazdım. Çünkü 'yarın' dediğimiz şey aslında kombi arızası, kredi kartı ekstresi, veli toplantıları ve bitmeyen market alışverişlerinden oluşan bir yetişkinlik Bermuda Şeytan Üçgeni. Oraya giren hayaller bir daha kolay kolay çıkamıyor.
Gençliğin kıymetini bilmek demek, hayatı sürekli bir şeyleri kaçıracağım korkusuyla değil; bazen o sınırsız kotayı gerçekten doya doya, saçmalayarak ve hakkını vererek harcamak demekmiş. Şimdiki o deli dolu ateşinizi sadece fatura ödemek veya CV doldurmak için harcamayın. Çünkü 40'ınıza geldiğinizde en büyük lüksünüz lüks bir araba ya da havalı bir unvan olmayacak. En büyük lüksünüz, gençliğinizde biriktirdiğiniz güzel anıların tebessümüyle eşinize sarılıp, "İyi yaşadık be!" diyebildiğiniz o paha biçilemez anlar olacak. (Tabi bu arada dizleriniz ağrımıyorsa, o da ayrı bir lüks!)