
yönetmen koltuğunda agnes varda bulunan, bugüne kadar izlediğim en iyi görüntülere ev sahipliği yapmış, izlerken heyecanlandığım, mutlu olduğum, yer yer üzüntüden tırnaklarımı kemirdiğim, hayatın içinden olan öyküsüyle izlerken dalıp gitmemi sağlamış, son zamanlarda en hoşuma giden film... gelin konusundan biraz bahsediyim, hayır spoiler vermeyeceğim.
françois isimli bir ağabeyimiz var, bu ağabeyimizin harika bir eşi ve iki tane, tatlı mı tatlı, minnoş mu minnoş çocukları var. ailesiyle birlikte kıra gidip zaman geçiriyor, mutlu olmak için çabalıyor ve başarıyor da. zaten başlarda bahar ayının son günlerini yaşıyoruz, yazın eli kulağında, havalar ısınmış, kuşların, böceklerin o güzel sesini duyup biz de onlarla birlikte mutlu oluyoruz... lakin, insanoğlu işte, bazen mutlu olabilmek yetmiyor, daha fazlasını istiyor... françois başka bir kadını görüyor, görür görmez aşık oluyor ve hayatında aşık olduğunu düşündüğü iki kadınla birlikte mükemmel olacağını düşüneceği bir zaman dilimine giriyor...
senaryo olarak hayatın ta kendisi dedim ya size, her kısım fazla gerçek. verilen tepkiler, hissedilen duygular, korkular, heyecanlar... aslında bakarsanız konusu çok sıradan gözükse de agnes bunu gerçekten bambaşka bir yere alıp götürmüş.ya görüntüler? o görüntüler neydi öyle? renkler, sahneler, geçişler, ışıklar... yemin ediyorum bugüne kadar izlediğim en iyi görüntüler bunlar... kayboldum filmi izlerken yahu! dahası da var, müziklerle birlikte film bambaşka bir şeye dönüşmüş, her sene izleyeceğim bir şeye...