İlk defa bir yazar daha yayınlanmamış kitaplarını herhangi bir sözlüğe entry olarak girmeye başladı. Dünyada ilktir lan bu (başka yapan bir mal yoktur zannımca diye şeyettim). Kıymetimi bilin oğlum, madalyamı gönderin, 3kg mandalina ve 1kg da muz istiyorum. Acil hemen, çabuk.
Evet gençler ve kendini genç hisseden prostatlılar...
Radyomuz düzene girene kadar karambol yayınlara devam edeceğiz fakat bir noktadan sonra artık düzenli yayına geçeceğiz. Radyoda ne gibi yayınlar olmasını beklersiniz? Taşak muhabbeti mi, karambol mü, sataşma mı, kişisel gelişim tarzı şeyler mi, hayata dair mi, güncel konuların irdelenmesi mi, bilimsel veya felsefik mi yoksa ortaya karışık karma bir düzen mi?
Benim yazdığım kitaptan başlarsanız çok sevinirim. Roman var bi tane yazalı 10 sene olacak daha bastırtılmadı hiç. Bilim kurgu / fantastik var onu yayınlayayım burda. Neden basılmadı derseniz, kitap basım şartlarını görürseniz anlarsınız. Kafadan benim 200 kitap satın alıp kendimin satmam lazım veya önden basım parasını ben vericem reklam bana ait vsvs... Şartlar iyi değil çok yani. Burda günlük başlığı altında her bir entry e sayı başlığı girerek tüm kitabı yazabilirim. Böylece kalınan sayıdan devam edilebilir.
Kitabıma güveniyorum bence güzel oldu. Özellikle finali çok güzel bence, acaip içime sindi.
Biraz tekniktir, kafası açık olan, matematiksel örüntülemesi olanlar okursa daha çok zevk alabilir.
Bilim adamları sınırsız kaynak, sınırsız güvenlik, sınırsız konaklama gibi tüm olanakların sunulduğu ütopik bir ortamda fareleri inceliyorlar.
hiçbir rekabet unsuru olmamasına rağmen bir süre sonra bu fareler gruplaşıyor. bir grup sebepsiz yere şiddet göstermeye başlıyor, diğer grup ise açlıktan ve şiddetten ötürü ölüyor. sonra bu silsile halini alıp birbirlerine giriyorlar ve toplum kendini yokediyor.
bunda bir terslik var deyip 2. kez yapıyorlar sonuç yine aynı. birkaç kez daha deniyorlar yine aynı. bu sefer farelerde bir mallık var deyip sıçanlarla deniyorlar yine aynı.
hangi memeli türünde denerlerse denesinler sonuç aynı. 25 kere yapıyorlar bu deneyi ve hepsinde sonuç aynı.
Avare ile olan bağlantısını anlamışsınızdır.
Fazla özgürlük, herşeyin yazılıp çizilebilmesi, anonim olması aslında bu tip yerleri dijital bir ütopyaya çeviriyor ve kendi kendini yokediyor.
Fakat kuralları olan ekşi gibi gibi sözlükler yollarına devam ediyor.
yani burayı bitirecek olan aslında bu sınırsız özgürlük ve bu özgürlüğün verdiği ütopik çerçeve nedeniyle ciddi manada problemli tiplerin burayı kaçış noktası olarak kullanması ve bu kişilerin de fare deneyi gibi diğerlerini ezmesi, sözlük içi sınırsız kavgalar neticesinde kendi kendini yoketme olayı olması muhtemel.
İncinin yaşadığı ile aynı son yani.
bu yüzden avare sözlük de bu literatürün 26. deneyi olmadan belli başlı katı kurallar çizilmelidir diye düşünüyorum.
Evet özgürlüğe bir ket vurmaktır ama kuralsız insanoğlu maalesef zannettiğiniz kadar da iyi bir varlık değil.
Gece 02.30’da arabayı çalıştırırken özellikle iki saniye fazla gaz veririm. Mahallede yeni uyumuş bebek varsa annesiyle babası benim yüzümden yeniden nöbete başlasın isterim. sonra hiçbir şey olmamış gibi camı kapatıp sessizce giderim. Kötülük benim damarlarımda.
Kiliseye gidersem kutsal şarabı görünce fondip yaparım. Beleş şeylere dayanamam.
Camiye en lüks ayakkabılarımla giderim ve ulaşılması en zor yere bırakırım. Çalacak adam uğraşsın dursun...
Apartmanda asansöre binerken biri uzaktan koşuyorsa kapı kapatma tuşuna basmam ama kapıyı açma tuşuna da basmam. kaderiyle baş başa bırakırım. yetişirse yaşar, yetişemezse merdivenler onu bekliyordur.
Markette alışveriş arabasını yerine götürürüm ama tam yerine değil, yanına bırakırım. çalışan uzaktan görünce “ulan şunu iki metre daha götürseydin” desin isterim. Benim için suç bir yaşam biçimi.
Evde biri “çayı koydum beş dakika sonra hatırlat” derse altı dakika sonra hatırlatırım. çünkü zaman kavramını toplumun dayatması olarak görüyorum.
Arkadaşım telefondan fotoğraf gösterirken yanlışlıkla sağa kaydırıp bir sonraki fotoğrafına bakarım. Sonra da yüzüne bakıp hiçbir şey söylemem. psikolojik savaş konusunda eğitimliyim.
Birisi “son sakızı alma” dediyse son sakızı almam. ama paketi açıp koklar, geri bırakırım. o sakız artık eski sakız değildir.
Gece buzdolabını açıp ışığına bakarım. Hiçbir şey yemeden kapatırım. Buzdolabı neden açıldığını hiçbir zaman öğrenemez.
Trafikte önümdeki araç yeşil ışık yandıktan sonra 0,8 saniye hareket etmezse kornaya basmam. ama direksiyon başında “hadi kardeşim uzaya roket mi gönderiyorsun” diye söylenirim. Çünkü ben öfkesini içine atan tehlikeli bir adamım.
Kafede arkadaşım tuvalete gidince onun patatesinden bir tane yerim. büyük olanı değil, orta boy olanı. fark etsin ama ispatlayamasın.
Misafirlikte “bir tane al” denilen çikolatadan iki tane alırım. İkincisini alırken de ev sahibiyle göz teması kurarım. Kim olduğumu bilsin.
Apartmanın ışığı otomatik sönünce yeniden yakmak için elimi sensöre sallamak yerine karanlıkta yürürüm. Çünkü korku beni değil, ben korkuyu yönetirim.
Kumandayı koltuğun arasına düşürüp bulduğum halde evdekilere “yok burada değil” derim. üç dakika sonra kahraman gibi çıkarıp “hah buradaymış” derim. Manipülasyon konusunda acımasızım.
Youtube’da bir videoyu beğenirim ama kanala abone olmam. İçerik üreticisinin emeğini sevgiyle desteklerken geleceğine dair hiçbir taahhütte bulunmam.
Kütüphanede kitabı aldığım rafa geri koyarım fakat sırtını diğerlerinden yarım santim önde bırakırım. Mükemmeliyetçi biri onu görünce gece uyuyamasın.
Arkadaşım “bir yudum su içebilir miyim” dediğinde şişeyi veririm ama kapağını çok sıkı kapatmışımdır. Hayatın kolay olmadığını öğrensin.
Evde herkes uyurken mutfağa gider, çikolatanın son parçasını yemem. ikiye böler, yarısını bırakırım. sabah bulan kişi bunun nezaket mi yoksa tehdit mi olduğuna karar veremesin.
Biri telefonda “kapat sen” derse gerçekten kapatırım. ikinci tur “yok sen kapat” romantizmine girmem. Sokaklar beni böyle yetiştirdi.
Otobüste ineceğim durağa yaklaşınca düğmeye birisi zaten basmış olsa bile yine basarım. Kimseye güvenmem.
Kısacası tehlikeli adamım kardeşim.
Polis dosyam tertemiz olabilir ama tam bir serseriyim.
Bir odaya girdiğinde varlığını kanıtlamak için en yüksek sesle konuşan insanla, köşede sakin bir tebessümle sadece dinleyen insan arasındaki fark, insan psikolojisinin en temel paradokslarından birini özetler: Özgüven ile ego ters orantılıdır. İlk bakışta birbirine çok benzeyen, hatta çoğu zaman aynı kefeye konulan bu iki kavram, aslında birbirinin boşluğunu dolduran iki zıt kutuptur. Biri ne kadar büyürse, diğerine o kadar az yer kalır.
Özgüven, insanın kendi gerçeğiyle barışık olmasıdır. Kişinin sadece neleri başarabildiğini değil, neleri yapamadığını, sınırlarını ve kusurlarını da tüm çıplaklığıyla bilmesi ve bundan rahatsızlık duymamasıdır. İçeriden beslenir; dışarıdan gelecek alkışlara muhtaç olmadığı gibi, yıkıcı eleştirilerle de kolayca sarsılmaz. Ego ise özgüvenin yokluğunda inşa edilen gürültülü bir savunma mekanizmasıdır. Temelinde derin bir yetersizlik korkusu ve onaylanma açlığı yatar. Kişi içten içe kendine güvenemediğinde, dış dünyaya yenilmez, kusursuz ve üstün bir maske takmak zorunda hisseder. Büyüyen ego, aslında küçülen özgüvenin etrafına örülmüş kalın ama bir o kadar da kırılgan bir duvardır.
Bu ters orantıyı günlük hayatın en basit anlarında bile görmek mümkündür. Gerçek özgüvene sahip bir insan için "Bilmiyorum" veya "Hata yaptım" demek son derece doğaldır. Çünkü o, bilmediği bir şeyin kendi öz değerini düşürmeyeceğinin farkındadır; öğrenmeye açıktır, soru sormaktan çekinmez ve meraklıdır. Buna karşılık, egosu yüksek bir insan için hata kabul etmek, özenle inşa ettiği o sahte kalenin yerle bir olması demektir. Bu yüzden dinlemek yerine savunmaya geçer, anlamak yerine haklı çıkmaya çalışır ve en ufak bir geri bildirimi bile kişiliğine yöneltilmiş bir saldırı olarak algılar.
İki kavram arasındaki uçurum, başkalarının başarısı karşısında verilen tepkilerde daha da belirginleşir. Egosu şişkin birey, hayatı tek kişilik bir podyum gibi görür; bir başkasının parlaması, kendi ışığının sönmesi demektir. Bu nedenle sürekli kıyaslama yapar, küçümser veya başkasının başarısında kusur arar. Özgüveni yüksek insan ise başkasının başarısını yürekten alkışlayabilir. Başka birinin iyi olması onun değerinden hiçbir şey eksiltmez; aksine, başarılı ve yetenekli insanlarla bir arada olmak ona sadece ilham verir.
Tıpkı içi doldukça boynunu büken olgun başaklar ile içi boş olduğu için rüzgara karşı dimdik duran başaklar gibi; insan da kendi içinde doldukça, yetkinleştikçe ve kendini tanıdıkça gösterişten uzaklaşır. Özgüven sessiz bir güçtür, ego ise güçsüzlüğün çıkardığı gürültüdür. Kendimizi olduğumuz gibi kabul edip potansiyelimizi gerçekten geliştirmeye başladığımızda, dünyaya ne kadar "önemli" olduğumuzu kanıtlama ihtiyacımız kendiliğinden ortadan kalkar. İşte o an ego sahneden çekilir ve geriye sarsılmaz, dingin bir özgüven kalır.
BİRİNCİ KISIM: MÜKEMMELLİK HAPİSHANESİ Bölüm 1: Mükemmeliyetçilik Tarikatı: Üyelik Aidatı Olarak Akıl Sağlığınız Alınmaktadır
Farkında olmayabilirsiniz ama bu tarikata çoktan üye oldunuz. Hayır, size kimse çiçekli bir broşür vermedi, kimse kapınızı çalıp size evrenin sırlarını ve sonsuz bir aydınlanmayı vaat etmedi. Her şey çok daha sinsi, çok daha ustaca gerçekleşti. Sizi kimse zorla alıkoymadı; aksine, kapıdan içeri koşarak girdiniz. Giriş töreniniz, muhtemelen ilkokulda aldığınız o ilk “yıldızlı pekiyi” ile yapıldı. O an, öğretmeninizin yüzündeki o gururlu gülümseme ve ailenizin “Aferin benim akıllı çocuğuma!” nidaları eşliğinde, beyninizin bir köşesinde minicik, parlak ve tehlikeli bir ampul yandı: “Demek ki... Mükemmel olmak iyi bir şey. Hatta en iyi şey. Sevgi ve takdir kazanmanın yolu buradan geçiyor.” Tebrikler, tarikata ilk adımınızı o an attınız ve ruhunuzun bir parçasını gönüllü olarak teslim ettiniz.
Bu, öyle dağ başında toplanan, garip kıyafetler giyen bir tarikat değil. Aksine, son derece medeni, şehirli ve hatta havalı. Üyeleri genellikle titiz, düzenli, ajandaları renk kodlarına göre ayrılmış, e-postalarını “Gelen Kutusu (0)” hedefiyle temizleyen saygın insanlardır. Dışarıdan bakıldığında imrenilecek bir hayatları vardır. Onları plazalarda sunum dosyalarını on dokuzuncu kez kontrol ederken, üniversite amfilerinde en ön sırada harıl harıl not tutarken, sanat atölyelerinde tuvallerine milimetrik fırça darbeleri atarken, hatta kendi mutfaklarında dört dörtlük bir sufle yapmaya çalışırken o suflenin kabarmaması ihtimali üzerine mini bir anksiyete krizi geçirirken bulabilirsiniz.
Müritleri Tanıma Kılavuzu: Gizli İşaretler ve Ritüeller
Bu tarikatın üyelerini tanımak için gizli bir göze ihtiyacınız yok, sadece doğru yerlere bakmanız yeterli. Onların ortak bir gizli dilleri, ortak ritüelleri vardır.
Kutsal Nesneler: Her üyenin dokunulmaz kutsal nesneleri vardır. Örneğin, asla içine yazı yazmaya kıyılamayan o pahalı, şık defter. Çünkü ilk sayfasına atılacak “yeterince güzel olmayan” bir el yazısı, o defterin kutsallığını lekeleyecektir. Ya da içindeki yüzlerce görevin yarısı geçmiş tarihli olan o dijital yapılacaklar listesi uygulaması. Her görev, mükemmel bir şekilde yerine getirilmeyi bekleyen bir ayin gibidir.
Gizli Parola: Tarikat üyeleri birbirlerini belli başlı cümle kalıplarından tanır. Başarıyla tamamladıkları bir işi sunarken asla “Harika bir iş çıkardım” demezler. Parola şudur: “Daha bitmedi aslında, bir taslak sadece...”, “Kusura bakmayın, pek vaktim olmadı...”, “Daha iyisi olabilirdi ama...” Bu, hem olası eleştirilere karşı bir kalkan oluşturur hem de alçakgönüllülük maskesi altında “Bakın bu benim aceleye gelmiş halim, bir de uğraşsam neler yaparım” mesajını verir.
Yaygın İbadet Şekilleri: Bir e-postayı göndermeden önce on yedinci kez okumak, kelimelerin yerini değiştirip sonra ilk haline geri dönmek... Bunlar sizin zikirleriniz. Basit bir sunum için kırk sekiz farklı font denemek ve sonunda yine en klasik olanında (ama hangisi daha klasik diye yarım saat daha düşünerek) karar kılmak... Bu sizin meditasyonunuz. Projeye başlamadan önce yapılacaklar listesinin listesini yapmak... Bu da sizin kutsal ayininiz.
Tarikatın Görünmez Lideri ve Propaganda Bakanlığı
Her tarikatın bir lideri vardır, değil mi? Bizimkinin lideri ise tam bir hayalet. O, asla ulaşamayacağınız, sürekli güncellenen, photoshop'lanmış bir “ideal ben” versiyonudur. Ona “Mükemmel Hazretleri” diyebiliriz. Hani şu hem kariyerinde zirveye çıkmış, hem vegan maraton koşan, hem üç dil bilen, hem de evde artizan ekmek yapıp bunu harika bir ışıkla Instagram’a koyan o hayali karakter var ya? İşte o, bizim ruhani liderimiz.
Mükemmel Hazretleri’nin bir de Propaganda Bakanlığı var: Sosyal medya. Bakanlık, size sürekli olarak liderin ne kadar harika olduğunu, ona benzemek için daha ne kadar çok çabalamanız gerektiğini hatırlatır. Başkalarının cilalanmış başarıları, kusursuz tatil fotoğrafları, terlemeden spor yapılmış gibi duran “story”leri, tarikatın size her gün gönderdiği kutsal bültenlerdir. Her “like”, her “takip”, tarikata olan bağlılığınızı pekiştiren bir onama mührüdür.
Liderin vaadi çok basittir: “Eğer her şeyi, ama her şeyi kusursuz yaparsan, asla eleştirilmezsin. Asla başarısız olmazsın. Asla reddedilmezsin. Sonsuz bir takdir ve huzur diyarına ulaşırsın.” Kulağa harika geliyor, değil mi? Tek sorun, o diyara giden yolun mayın tarlasıyla döşeli olması ve yol haritasının her gün yeniden çizilmesidir. Dün “mükemmel” olan, bugün “eh, fena değil” seviyesine düşer.
Tarikatın Kutsal Metinleri: “Ya Hep Ya Hiç” İncili ve Diğer Emirler
Mükemmeliyetçilik Tarikatı’nın temel bir kutsal metni vardır. Yazılı değildir ama her mürit tarafından ezbere bilinir: Ya Hep Ya Hiç İncili. Bu doktrine göre, hayatta her şey ikiye ayrılır: Muhteşem, destansı başarılar ve utanç verici, yerin dibine geçiren başarısızlıklar. Arası yoktur. Gri bölge, “yeterince iyi” diyarı, “idare eder” kasabası, lanetlenmiş topraklardır ve oraya ayak basanlar aforoz edilir.
Bu incilin temel emirleri şunlardır:
1. “İyi” Mükemmelin Düşmanıdır: Bir işi sadece “iyi” yapmak, onu hiç yapmamaktan daha büyük bir günahtır. Çünkü “iyi” yapmak, potansiyelini boşa harcadığın ve tembellik ettiğin anlamına gelir.
2. Hata Yapmayacaksın: Hata yapmak, tarikata ihanettir. Her hata, karakterinizdeki onarılamaz bir çatlağın kanıtıdır. Bu yüzden en güvenli yol, hata yapma riski olan hiçbir şeye kalkışmamaktır.
3. Kutsal Erteleme Ayinini İcra Edeceksin: Bir işe başlamak için en ideal koşullar (ilham perilerinin ziyareti, gezegenlerin doğru hizalanması, kahvenin mükemmel sıcaklıkta olması) oluşmadıysa, o işe başlanmaz. Bu bir tembellik değil, “doğru anı bekleme bilgeliği”dir. Bu bekleyiş yıllar sürebilir.
4. Asla Yardım İstemeyeceksin: Yardım istemek, zayıflığın ve yetersizliğin itirafıdır. Mükemmel bir mürit, tüm yükü tek başına taşımalı, her şeyi kendi başına çözmeli ve yolda ezilirse de bunu belli etmemelidir.
Bu ikili sistemin en büyük avantajı, karar vermeyi çok basitleştirmesidir. Seçenekleriniz sadece “imkansız derecede mükemmel” ve “hiçbir şey” olduğu için, genellikle ikincisini seçmek daha kolay ve güvenli gelir. Zekice, değil mi? Değil. Ama beynimiz bize öyle olduğunu söyleyip durur.
Üyelik Aidatı: Ruhunuzdan Taksit Taksit Ödeme Kolaylığı
Gelelim üyelik aidatına. Bu tarikata girerken kimse size bir fatura çıkarmaz. Ödemeler ayni olarak, yani mal ve hizmetle yapılır; üstelik ruhunuzdan taksit taksit ödeme kolaylığıyla.
İlk taksit genellikle huzurdur. Geceleri yatağa yattığınızda beyninizde dönüp duran “O toplantıda acaba doğru şeyi mi söyledim?”, “Keşke e-postayı öyle değil de böyle yazsaydım”, “Yarınki sunumda ya takılırsam?” gibi düşüncelerle ödersiniz. Sürekli “Yeterince iyi miyim?” sorusu, arka planda çalışan ve bilgisayarınızı yavaşlatan bir antivirüs programı gibidir.
İkinci ve en büyük taksit zamandır. Basit bir işi, detaylar cehenneminde boğularak saatlerce, hatta günlerce uzatarak cömertçe ödersiniz. Bu, "Zaman Genleşmesi Paradoksu" olarak bilinir: 5 dakikalık bir iş, mükemmeliyetçi bir beyinde 2 saate kadar genleşebilir. Kaybolan o saatler, aslında daha önemli işlere, hobilere veya sadece boş boş tavana bakmaya harcanabilecek altın değerinde anlardır.
Ve en büyük taksit... O da neşedir. Sürece odaklanmak yerine sadece sonuca kilitlendiğiniz için bir şeyler yapmanın, üretmenin, denemenin keyfini ıskalarsınız. Bir resim yapmanın değil, sergilenmeye layık bir resim yapmanın peşindesinizdir. Arkadaşlarla sohbet etmenin değil, en esprili ve en zeki kişi olmanın derdindesinizdir. Hayatı yaşamak yerine, hayatı “doğru” yaşamaya, adeta bir sınavda gibi sürekli performans sergilemeye çalışırsınız.
Peki, bu tarikattan çıkış var mı? Elbette var. Ama çıkış kapısının üzerinde neon ışıklarla “Hata Yapmak Serbesttir ve Aslında Oldukça Eğlencelidir” yazıyor ve bu, uzun süredir içeride olan bir mürit için dünyanın en korkutucu cümlesi olabilir.
Panik yok. Kimseye mürit damgası vurup aforoz etmeyeceğiz. Zaten hepimiz aynı geminin, pardon, aynı tarikatın yolcusuyuz. Bu kitabın ilerleyen sayfalarında, size gizli kaçış tünellerini, duvarlara tırmanma tekniklerini ve en önemlisi, dışarıdaki “kusurlu” dünyanın aslında o kadar da korkutucu olmadığını göstereceğiz. Ama önce, bu tarikatın beynimizdeki yerel temsilcisine, o içimizdeki gıcık tipe, yani yönetim kurulu gibi sürekli toplantı yapan o sese bir sonraki bölümde daha yakından bakmamız gerekiyor. Kemerlerinizi bağlayın, beynimizin içine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.
ÖNSÖZ
Evren, on üç milyar yıllık sessizliğinde ne tür sırlar saklar? Ya o mutlak sandığımız sessizlik, aslında sadece bizim duyamadığımız kadim bir fısıltıysa?
İsviçre-Fransa sınırının yüz metre altında, insanlığın en cüretkâr merakından inşa edilmiş bir katedralde, Dr. Aras Kaan için evrenin bir şarkı söylediği düşüncesi, bir zamanlar nörobilimci babasının şairane bir fantezisinden ibaretti. O, kendini sadece somut, ölçülebilir ve fiziğin acımasız mantığına adamış bir bilim insanıydı. Ancak CERN'in devasa parçacık çarpıştırıcısından akan veri okyanusunda, teorinin öngörmediği o inatçı, o imkânsız anomaliyi fark ettiğinde, babasının mirası beklenmedik bir şekilde karşısına dikildi.
Çoğu meslektaşının bir kalibrasyon hatası olarak görmezden geleceği bu istatistiksel hıçkırık, Aras için farklı bir anlam taşıyordu. Bu, rastgele bir gürültü değil, bir yapıya, neredeyse biyolojik bir öze sahip bir yankıydı. Ve bu yankının izini sürdüğünde, sadece evrenin en büyük gizemlerinden birine, Eridanus Süperboşluğu'na açılan bir kapı bulmakla kalmadı , aynı zamanda iki yıl önce Toros Dağları'nda "talihsiz bir göçük" sonucu kaybettiği anne ve babasının ölümünün ardındaki karanlık gerçeğe de bir adım atmış oldu.
"Eridanus'un Fısıltısı", bilimin güvenli limanlarından, komploların ve kadim sırların fırtınalı okyanusuna atılan bir adamın hikayesidir. Bu, Göbekli Tepe'nin taşlarındaki şifrelerin, CERN'in sunucularındaki verilerle kesiştiği, kuantum fiziğinin en derin teorilerinin, insan ruhunun en eski mitleriyle iç içe geçtiği bir yolculuk.
Elinizdeki bu kitap, sizi şu soruyla baş başa bırakacak: Ya gerçeklik, bize anlatılandan çok daha fazlasıysa ve o gerçeği duymaya başladığınızda, sizi susturmak için her şeyi yapacak olanlar varsa?...
Beni en çok rahatsız eden ne biliyor musun hani küfür şu bu değil, dm. Evet bildiğin özel mesaj.
Sen burada açlıktan ölmez şu bu diyorsun fakat buradaki açıktan ölme dediğimiz olay psikolojik olarak var. Psikolojik olarak bir toplum burası, sevdiğim insanlardan darbe yiyebilirsin arkandan işler çevrilebilir hedef haline gelebilirsin vsvs bildiğin psikolojik olarak ciddi manada örselenebilirsin.
Sosyal medya linçlemesi dediğimiz olayları değişebilirsin ki bunun yüzünden birçok insan intihar ediyor biliyorsun.
Evet fiziki olarak kimse aşktan ölmez değil mi? Ama işte öyle değil o olay. Bir insanın yeterince psikolojisini bozarsan yemek yemeyi de keser konuşmayı da keser çevresine de kötü davranmaya başlar herkesi bitirir kendisi dahil. Sosyal bir oyun alanı değil de psikolojik sosyal bir dijital mecra olarak görmek daha mantıklı.
Mesela dışarda 15-20 kişilik bir ekibiz. Herkes ortaya konuşursa eğlenebilecekken, ikili ilişkiler, kişiselleşme ve gizli görüşmelerle beraber ortamın anası sikilir farz edersiniz ki. İşte dm de bu yüzden rahatsız ediyor beni. Dün gece 14 online vardı, entry giren 2 kişiydik mesela. Bu hayra alamet değil.
Bundan ötürü geç kalınmadan belli başlı ve katı kurallar lazım. Sosyal bir ortam diye toplum olarak görmemek yanlış bir düşünce olur bence.