midi klavye

yazar (83)
ikinci nesil radyocu
“anti radiohead - anti depeche mode - anti the smiths - anti dua lipa - anti david lynch - anti antakya usulü tavuk döner”
83 entry · 3 takipçi · 3 takip
ekim 2026 ·
midi klavye
sözlüğün birinci gününde gelip ikinci nesil gözükmek
bunun sebebi ister ön kayıt olsun, ister ön eleme, isterse torpil ya da benzeri bir uygulama, bunu kabul edemem. daha radyosu gelecek buranın, kaos gülerinde kavga temalı radyo programları yapıp ortalığa pislik saçacağım, insanları birbirine kırdırıp bundan çocukça zevk alacağım, sevmediğim yazarlara karanlık psikoloji uygulayarak manipülasyondan 5 gün ceza alacağım... tüm bunlara rağmen ikinci nesil gözükeceksem yazıklar olsun böyle sözlüğe, ben zengin sözlük'te yazmaya gidiyorum...
2 0 midi klavye #113839
ayıp olmasın diye depeche mode dinlemek
müzikle biraz fazla ilgilenince insanın başına gelen garip bi zorunluluk bu...

kimsenin bana ''depeche mode dinliyor musun?'' diye soracağı yok biliyorum ama sanki dinlemeyince cv'de bi boşluk oluşacakmış hissi beliriyo ensemde...

arada açıp baştan sona dinliyorum, en ufak bi heyecan, en ufak bi ilgi yok ama ''en sevdiğin depeche mode albümü hangisi?'' sorusu gelirse ve yanıtlayamazsam ölüm gibi bir şey olur benim için...

depeche modu'u sevmezsem beni döverler... gerçekten döverler... radiohead dinleyen insan bile linç etme hakkı kazanıyo böyle bi durumda... o yüzden seviyo gibi davranmak adına her hafta bir kez dinliyorum bu mereti... gerçi ben depeche modu'u dinlemek için dinlemiyorum, dinlemiş olmak için dinliyorum...

bazı gruplar dinlenmez, dinlemiş olmak için dinlenir... depeche mode da benim için tam olarak bu.

kültürel bi ders, seçmeli değil zorunlu.
3 0 midi klavye #113833
teke tek kavgada david lynch i tokatlarım
evet, yanlış okumadın yiğidim... david lynch'i tokatlarım.

öncelikle david lynch'in sinematografisinden bahsederek başlamakta fayda var.

adamın bütün filmografisini önüme koyuyorum, zaten hepsi birbirinin aynısı, 1-2 farklı şeyi var... ortada bi cinayet var, bi kadın var, bi adam var, bi de benim iki saat boyunca neden burada olduğumu sorgulamama sebep olan birtakım olaylar... bi noktadan sonra filmin konusunu anlamayı bırakıp yönetmenin bana ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum... sonra bi bakıyorum, film bitmiş, ben hala bir sahnedeki perdenin neden kırmızı olduğunu düşünüyorum... kardeşim perde kırmızıysa kırmızıdır, illa çocukluk travmalarının kanayan yarası olmak zorunda mı?

bi de bu adamın her şeyi gizemli hale getirme sevdası varç... twin peaks'i bile bi zamandan sonra gizemli bi hale getireyim diye öyle zorlamalı saçma bi hale getirdi ki üçüncü sezonu izlerken ağladım sıkıntıdan... özeti şu, bi adam çıkıp anlamsız bir şey söylüyor, şimdi bunu da mı araştıracağız diye düşünürken kendimi jung'un toplu eserlerini sipariş ederken buluyorum. ben sinema izleyicisiyim yiğidim, bilinçdışı dedektifi değilim...

ama hakkını teslim etmek lazım, müzik seçimleri gerçekten çok iyi... angelo amcaya dua etsin, anlamadığım bi sahnesine bile şahane bir parça koyuyo, ben de bütün eleştirilerimi unutup ekrana bakmaya devam ediyorum. iki dakika önce sinemasını sorgularken şimdi shazam açıp şarkının adını arıyorum... david lynch beni entelektüel açıdan yenemese bile müzik zevkiyle köşeye sıkıştırır lafım yok...

şimdi bana geçelim, ben nasıl bi film çekerdim?

öncelikle benim filmlerimde seyirciye eziyet etmek gibi bi amaç olamaz dostlar... ortada bi cinayet varsa cinayeti kimin işlediğini söylerim, adamın biri kaybolduysa nereye gittiğini açıklarım... seyirciyi iki saat boyunca halının deseninden anlam çıkarmaya zorlamam lan ben... kırmızı perdeyi asla kullanmam, hiç sevmem kırmızı rengini... benim sinemamda sembolizm değil, dürüstlük kazanırdı arkadaşlar...

benim de bi estetik anlayışım var... bol grenli ve yeşil renk filtresinin tavan yaptığı filmimdeki karakterlerden biri durduk yere mutfağa gidip buzdolabını açardı. neden açtığını bilmezdik, söylemezdim. buzdolabının içinde yarım limon, bir paket margarin ve tek başına duran bi çorap olurdu... karakter bunlara bakıp kapatırdı dolabı. öyle bi karakter yazardım ki, seyirci burada ne anlatılmak istendiğini gram düşünmezdi... aramızdaki fark şu ki ben bunun cevabını vermek için milleti jung'a göndermezdim, ''deli lan bu karakter kafayı yemiş...'' demelerini sağlayarak kapatırdım olayı...

müzik meselesine gelirsek, ben de angelo badalamenti ayarında bi adamla çalışmak isterdim ama bütçem yetmezdi... kendi müziğimi kendim yapardım, adam olana çok bile diyerek koyardım oraya. baktım müzik yapamıyorum, müzik de koymazdım, dogme95 ayarında bir şeyler deniyorum der sıyrılırım işin içinden, nasıl olsa bunu başarıymış gibi övecek salak letterboxd kullanıcısı çooook...


david lynch'in aksine benim filmim bittikten sonra kimse internette açıklama videosu aramak zorunda kalmazdı. en kötü ''yapacağın filmi s.....'' diyerek yorum yazarlardı, canları sağ olsun izleyicilerimin...
1 0 midi klavye #113802
sansür yüzünden viktorya dönemi şairine dönüşmek
arkadaşlar başka sözlükte bi süredir yazardım... orada küfür etmek yasaktı, her ne kadar herkes küfür ediyor olsa da ben kendimi dizginleyerek sözcüklerim hakaret boyutuna ulaşmadan frenlemeye çalıştım...

yine de bazen insanın küfür edesi geldiği için viktorya dönemi edebiyatında cinsellik anlayışıyla ifade etmek istedim kendimi... yok efendim fırtınalar, gök gürültüleri, vampir gibi üstüne yumulurum ha demeler, gecenin karanlığında pencereye vuran yağmur eşliğinde annelerle, dayılarla işlenen müphem günahlar...

bir noktadan sonra öfkemin kendisi bile yoruldu... karşımdaki yazara hakaret etmek yerine onun ruhunda onarılmaz yaralar açacak, nesiller boyu anlatılacak gotik korku öyküler yazmaya başladım...

inşallah burada böyle bir şey yoktur da gönül rahatlığıyla küfür etme hakkım olur ya.
2 0 midi klavye #113715
moderasyon politikasını almadovarlaştırmak
şahsen moderatörlük yetkisi verilirse ilk icraatım bu vizyondur,

futbol ya da siyaset tartışan, masküleniteden her an can verecek yazarların entrylerini asla silmezdim ben, editlerdim... içlerindeki gizli, bastırılmış arzuları ve yüksek tansiyonu şıp diye entrylere dökerdim mesela...

''ben senin solcu politikanı...'' diye başlayan bi entryi komple editleyip sevişmeyle bitirirdim... kaos dolu başlıkları bir anda queer operaya dönüştürürdüm gibi hissediyorum... en nefret dolu adamı bile sonunda queer karakterin monoloğuna döndürürdüm...

sözlük paneli benim elimde adeta bir pedro almodovar setine dönüşürdü... o rahatsız edici morumsu mavi renginin yerini pembe alırdı mesela... yazar uçurma yok, ceza yok. toksik maskülenliği dozu artırılmış dramatik bir queer melodramla tedavi etme yöntemi var... hayalim...

gecenin üçünde o en sert, en pusuya yatmış futbol trolü bile ne olduğunu anlamadan hesabı kapatmadan önce sekiz paragraflık bir gay monoloğu döşemek zorunda kalırdı. kavgayı kazanan olmazdı ama sol çerçevenin tansiyonu yerini tutkulu bir kucaklaşmaya bırakırdı.
2 0 midi klavye #113679
avarebeta günlüğü
sevgili avarebeta, beni günlüğünüze davet ettiğiniz için teşekkür ederim, ne diyeceğimi bilemiyorum... sırf bu yüzünden size erotik b movie listesi hazırladım, izlerken tüm libidonuzu öldürecek ama bundan da tuhaf bi zevk alacaksınız...

Female Mercenaries on Zombie Island 1995
Alien Abduction 2004
The Terrorists 1998
Dickshark 2016

bunlar erotic b movie'nin bilinmeyen en kötü filmleri...
2 0 midi klavye #113664
sigur ros un insanı gereksiz yere iyi bir insan yapması
ne yazık ki insanların dile getirmeye çekindiği korkunç bi gerçek bu... sigur ros insanı gereksiz yere çok iyi bi insana dönüştürüyo...

öncelikle belirtmeliyim ki sigur ros dinlerken kızmak mümkün değil. von'dan atta'ya kadar tüm albümleri tek tek dinlemeye kalkın, bir kez bile sinirlenmek, kaşların çatılması ya da dudak ısırılması münkün olmuyo... sinir baba bile sinirlenemez öyle bir büyüsü var grubun...

hatta dahası da var, bugüne kadar ne kadar iyilik yaptıysam kulaklıklarımda hep sigur ros çalıyordu... yaşlı bir teyzeyi koluna girip karşıya geçirirken takk albümü vardı kulaklarımda, apartman sahibinin salak saçma mesajına sinirlenmeden gülümsediğim gün parantezli albüm vardı... hatta market sıramı bile birine verdiğim o korkunç gün kveikur'dan bir şey dinliyordum...

mesela geçen dolmuşta biri ayağıma bastı ama ne basmak... hani parmağım kırıldı sandım.. normalde içimde küçük çaplı bir nürnberg mahkemesi kuruyorum ama o gün sigur ros dinliyordum, adama dönüp önemli değil dedim, gülümsedim... kesin ondan hoşlandığımı düşünmüştür...

bu grubun toplum için ciddi bi tehdit olduğunu düşünüyorum.
0 0 midi klavye #113659
midi klavye günlüğü
haftalık izleme listem:

The Erotic Witch Project III: Witchbabe.
Angst essen Seele auf
The Hanging Wife - 2000
Die Moral der Ruth Halbfass
Oriana - 1985
Visitor Q - 2001
0 0 midi klavye #113656
dream theater sevmediğim için progresif metalden atılmam
az önce başıma gelen olay. bayağı yaka paça attılar beni...

progresif metal'e sardığım bir dönem vardı, üçüncü gözümün açılması ve ortamlarda bilge olarak gezmek adına tool dinlemeye başlamıştım... progresif metal dinleyici kurulu mutlaka pain of salvation ve soen dinlemelisin, bunlar başlangıç için ideal, sen dinledikçe seviyeni yükselteceğiz diyerek öneri sundu bana...

bayağı sardı bunları dinlemek, ortamlarda ''progresif metal seviyorum...'' diyebiliyor ve rahat rahat tool tişörtlüyle yadırganmadan gezebiliyordum artık...

sonra dinleyici kurulu biraz çıtayı yükseltmeye karar verdi... önce beni riverside dinlemeye gönderdiler. bunu da atlattım. ardından opeth'in blackwater park albümünü önüme koydular.

burada biraz sabırlı ol, ilk dinleyişte anlamazsın dediler ama umursamadım pek, iki hafta boyunca anlamış gibi yaptım... çevire çevire dinledim...
sınav günü geldi çattı, albümü sorduklarında sonunda ''evet ya, özellikle atmosferi...'' diyerek kurtardım.

sonra sıra cynic'e geldi. burada işlerin ciddileştiğini anladım. artık müzik dinlemekten çok sınava hazırlanıyo gibi hissettim kendimi... kurul bana ''focus'u nasıl buldun?'' diye sorunca, ben de yüzümde hiçbir şey anlamamış ama anlamış gibi görünmeye çalışan bir ifadeyle ''çok katmanlı...'' falan dedim, süslü cümleler kurarak sıyrılmaya çalıştım... meğersem hepsi beni asıl sınava hazırlamak içinmiş...

sonra dream theater'ı önerdiler, 2 albüm koydular önüme. images and words ive metropolis pt. 2... ikisini de dinledim, soluksuz dinledim, tek bir saniye bile atlamadan, defalarca... dinlerken o kadar bunaldım, o kadar özümden koptum ve o kadar sürüklendim ki... yapamadım, sevemedim... sevmiş gibi davranacak cesareti bile bulamadım... ''buraya kadar midi, buraya kadar kızım... bu sana 3 gömlek üstün gelir, sen git radiohead dinle...'' diyerek tersledim kendimi...

progresif metal dinleyici kurulu da tersledi beni. attılar progresif metalden... en çok da içimde atheist kaldı, grubu bir kere bile dinleyemedim sınavı geçemediğim için... o kadar da merak ettim ki anlatamam size...
3 0 midi klavye #113649
sözlüğün ilk günlerini dogme95 kurallarıyle filme almak
var böyle bi hayalim, sahiden bunu neden yapmayayım ya?

bir yazarın başlığa ilk entrysini girmesi, bir başkasının ilk favını atması, moderasyonun henüz kimsenin başını ağrıtmamış olması... tüm bu olan biteni kamerayla değil, titreyen bir el kamerasıyla çekeceğim... henüz kimsenin kimseye bilenmediği, herkesin birbirine karşı ölçülü ve nazik davrandığı o ilk günleri belgelemek istiyorum. ileride yaşanacak bütün rezilliklerin, bugün son derece masum görünen bu anların içinden çıkacak olması fikri çok hoşuma gidiyo...

arada moderasyonun yazarlarla samimi olmaya çalıştığı anları da kaydedeceğim... ilk günlerin o yapmacık yakınlığını, herkese eşit mesafede duruyormuş gibi yapılan açıklamaları, henüz kimsenin kimseye ayrıcalık tanındığını düşünmediği o tatlı dönemi... en sevilen dönem bu oluyor çünkü... el kameram hepsini olduğu gibi kaydedecek... moderatörlerden biri bi yazara aşko diyecek, diğeri bir başkasının entrysine fav atacak, belki topluca bir başlığın altında şakalaşacaklar, gülüşecekler, arada cringe şeyler çıkacak ortaya falan... ben de hiçbir şey söylemeden çekmeye devam edeceğim... çünkü biliyorum, aradan bir sene geçince bu görüntüleri izlemek bambaşka bir deneyime dönüşebilir hepimiz için... en kötü ben izleyip sanatımla övünürüm...

bugün yazarlarla aynı masada oturuyormuş gibi davranan insanların yarın masanın kendilerine ait olduğunu hatırlatacaklar...  işte o pis, o lanetli gün geldiğinde kimseye bir şey söylememe gerek kalmadan o dönem olan biteni ilk günlerdeki filmimle yan yana koymak yeterli olacak...

dogme 95'in ruhuna uygun olarak müzik yok, dramatik ışık yok, dış ses yok. yalnızca ekran ışığıyla aydınlanan nickler, mekanik klavye sesleri ve gecenin bir yarısı yazılmış komikli entryler...  ileride kimsenin kimseyle aynı başlık altında görünmek istemediği zamanları düşününce bu günlerin değerini daha iyi anlayacak izleyenler...
4 0 midi klavye #113631