Gördüğüm kadarıyla sözlüğün kurucu/admin tayfası ilk ittifak. Bunlar minimum on yıllık tanıdık oldukları için ne olursa olsun birbirlerini koruyacak ve kollayacaklardır. Dahası da mod tayfa oldukları için güç şu an onların ellerinde.
Başka sözlükten gelen tayfa var o da ikinci ittifak ama gelen herkes birbirini sevmiyor. Bu tayfa minimum üçe bölünüyor, hayatta kalma şansı yok denecek kadar az ama çin prensesi taktiği var ellerinde, bütün güzel kızlar bu tayfada güçlü kısım orası. Eğer ilk ittifak bu kızları birbirine düşünmeyi başarırsa savaş başlamadan biter.
Üçüncü ittifak yolda, büyük ihtimalle zamanla yeni gelenler tarafından kurulacak. Kendi mizah ve samimiyet dillerini oluşturacakları için zamanla sözlükteki en güçlü ittifak olabilirler, tek şanssızlıkları ilk iki ittifakın savaşa girdiği ana denk gelmeleri olur... çünkü bol silik yiyen yazar görürse sinerler.
evet arkadaşlar, ben resmi olarak ekonovich hocamın öğrencisiyim... seçmeli ders olarak iki seçeneğim vardı, ya izlanda sinemasında zaman, mekan ve gay karakterlerin 17 dakika boyunca hiçbir şey söylememesi üzerine kurgu dersini alacaktım ya da ekonovich abimden uygulamalı kaos ve sözlük içi kriz yönetimi dersini... her vizyoner insanın yapacağını yaptım, ikincisini seçtim...
hocamız sınıfa gelir gelmez direkt olarak tahtaya şunu yazarak başladı: “amacımız sadece kaosu yaratmak değil, yaratılan kaosun kendi kendine büyümesini de sağlayacak mimariye erişmesi....”
özellikle ekonovich hocam müthiş bi müfredat oluşturmuş... ilk olarak sözlük içerisindeki olası ittifak ve yer bulma çabaları kısmıyla başladık, bu kısımlar biraz sıkıcı geçti aslında ama inanın çok öğretici oldu benim için...
daha sonra bir tartışmanın içine girmeden tartışmanın merkezine yerleşme tekniklerini işledik. bu ders benim için dönüm noktası oldu... çünkü insanın kavga etmeden de olayların ortasında kalabileceğini öğrendim... hatta hocam bize uygulamalı olarak gösterdi. derste hiçbir şey söylemedi, sadece bi anket açtı ama ders bitiminde sınıftaki herkes birbirine düştü...
sonraki hafta kaos çıktıktan sonra sorumluluk almadan ortamı gözlemleme konusuna geçtik. bu derste hocamız özellikle asla ilk tepkiyi veren olmamamızı önerdi...
şimdilerde kaos çıkarmanın en etkili yöntemlerini işliyoruz, gelecek hafta da konu olarak kaosun ortasında masum görünme ve olaylardan habersizmiş gibi davranma tekniklerini işleyeceğiz... bunlardan çok yüksek not alacağımı inanıyorum..
arada öyle şeyler söylüyo ki direkt not alıyorum... hatta özlü sözlerini paylaşayım sizinle altını
çizmişim çünkü...
mesela demiş ki, “sözlükte en tehlikeli insan en çok konuşan değil, konuşması için doğru anı bekleyendir... bu insanları asla karşınıza almayın...''
sonra diğer bi sözü de: ''bir anket açtığınızda artık sorumluluk sizin değil, seçeneklerindir...''
ama benim favorim şu dostlar: ''sözlükte herkesin birbirini yanlış anlaması için yeterince malzeme vardır, ekstra üretip düşünmek yerine enerjinizi keşfetmeye kullanın...''
Başka bi yazar araya kaynamış oluyo, ben mesela sevmediğim birine "bir türlü sevemedim bunu..." diye yazmaya başladığım an bacılarımdan biri araya kaynayacak ve olay ona patlayacak diye aşırı geriliyorum.
Daha da kötüsü "orospu evladı hehehe hoşgelmiş." diyerek samimi arkadaşıyla konuşan adamların arasına kaynarsam diye aşırı korku giriyo içime... Korkudan başlığa bile tıklayamıyorum üst yazar fobisi başladı bende.
kimimiz 5 yıl önce yazdığı, şimdilerde kapanmış butik sözlüğü hatırlayıp oradaki yazarlarla tekrar yazmak istiyor, kimimiz yıllaar yıllar önce kendisine en çok yakın hissettiği mizahı sergilemiş, şimdilerde evli, muhtemelen mutsuz ve çocuklu yazarlarla tekrar yazmak istiyor...
ben ekonovich diyorum... kendisi muhtemelen bizi başka evrenlerden izliyor, belki de bize gülümsüyor... keşke burada olsaydı...
ayrıldıktan sonra herifin instagramına bakmak artık çok demode geliyo bana.
ben linkedin'den bakıyorum.
çünkü lavuğun yeni sevgilisi var mı kısmını geçeli çok oldu. benim merak ettiğim şey, terfi aldı mı? hala aynı şirkette mi sürünüyo? hayal kırıklığını çalıştığı pozisyona göre kurcalıyorum. Hele bi de premium rozeti falan almışsa hafif sinir oluyorum. neyin özgüveni bu diyerek sinir krizleri geçirdiğim oluyo...
linkedinde adamın biri olmuşum mesela adım remzi. insan kaynaklarında çalışıyorum. beş yıldır dijital dönüşüm projeleri yürütüyorum. sektörün nabzını tutuyorum... o da büyük ihtimalle remzi kariyerimi yakından takip ediyo diye düşünüyo. arada sırada profiline girip çıkıyorum ki algoritma şüphelenmesin. remzi'nin de bir ağırlığı var sonuçta...
benim psikolojim düzelmez belki ama remzi'nin kariyerini asla riske atamam. bazen inandırıcı olsun diye rastgele muhasebecilere, satış müdürlerine falan da bakıyorum. remzi'nin networking'i kuvvetli dursun.
hayalim... gerçekleşmesini dört gözle beklediğim ukdem..
bir sözlük kavgası olsa diyorum içimden, aşırı testosterondan ölmek üzere olan iki erkek yazarın başta birbirine laf sokan sokmasını izleyelim, sonra birinin olayı büyütüp adres istemesi ve akabinde olayların kontrolden çıkıp tam bir mahalle tiyatrosuna dönüşmesini izleyelim istiyorum... biri google maps'ten rasgele bir sokağın konumu fırlatsın, öbürü de "15 dakikaya oradayım bekle" deyip eşofman altını çekip çıksın evden...
bu iki cengaver buluşur buluşmaz hemen kavgaya tutuşmasın, önce deli gibi atışsınlar... birbirlerini süzüp, tam yumruklar havaya kalkacakken içlerinden biri "bir dakika..." desin. ''avare sözlüğün genel gidişatı başlığına yazdığın entry çok güzeldi. o kadar güzeldi ki, favladıktan sonra favımı geri çekip tekrar favladım o kadar iyiydi...'' desin, diğer cengaverin yüzü kızarsın, teşekkür ederken sesi incelsin...
işte o anda birbirlerine vurmak için yaklaşsınlar ama o aşırı yüksek tensel ve entelektüel çekim bir anda ortalığı yakıp kavurmaya başlasın. ikisinin de nefesi kesilsin, gözler kaysın, burun buruna geldikleri o son meydan okuma anında "ulan senin ben..." derken bir anda birbirlerinin dudaklarına yapışsınlar...
hafif soluk sokak lambası eşliğinde sevişerek bitirsinler kavgalarını...
rahmetli hiç yapmadı şaka maka, çocukken hep istedim ama hiç masal okumazdı bana. sırf bu yüzden ileride kızıma bol bol masal okuyacağım ben... neyse duygusal bir tenis topu olmadan hemen önce uyumam lazım
bunu söylemek için cesur olmam gerektiğinin farkındayım. bu dünyada karşıma asla almak istemeyeceğim insanlar grunge dinleyenler.. beni paramparça ederler biliyorum ama beni önce dinlemelerini istiyorum. bir tarafta 90'larda seattle'da terör estirecek kadar güzel müzik yapan soundgarden var, diğer tarafta türkiye'de sahneye çıkıp kareografi yapan ve hem politik yobazları hem de odyofil yobazları çıldırtan 6 tane kız var...
mesele sadece müzikte değil. mesele ruhta...
soundgarden nasıl grunge'ın “biz burada çok önemli bir şey yapıyoruz ama bunu size açıklamayacağız” tarafını temsil ediyorsa manifest de pop müziğin aynı özgüvenle “evet, biz de geldik ve artık buna alışmanız gerekiyor” diyen tarafı... chris cornell mikrofonun başına geçip bizi varoluşsal bir krize sokmadı mı? soktu... bizim kızlar da aynısını yapıyor... dans ederek sorgulatıyorlar hayatı...
soundgarden'ın gitarları nasıl insanı “lan! hayatımda bi şeyler ters gidiyor galiba” noktasına getiriyorsa manifest de insanı “ben niye bu kadar eğleniyorum acaba?” noktasına getirmiyor mu? açın bi hileli bak göreceksiniz...
ikisi de kendi döneminin estetik anlayışına teslim olmadı arkadaşlar... vallahi billahi olmadılar... ekmek kuran çarpsın olmadılar...
biri grunge'ın içine ağır gitarı, psychedelia'yı ve devasa müthiş riffleri soktu. diğeri ölmek üzere olan türk popunun içine koreografiyi, kız grubu kültürünü ve biz buradayız beybiler özgüvenini soktu.
soundgarden grunge'ın soundgarden'ıysa manifest de manifest'in soundgarden'ıdır.
bence bu cümle üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor... çok anlamsız geldi bi 10 dakika düşünürsem mutlaka güzel bir şey bulurum ama üşendim...
sinsi dediğin adam zekidir, kurgular, korkulur ondan... gallagher'ların neresi sinsi abicim? kendi konserlerinde kendi çıktıkları yere küfür edip sahneyi bırakmışlıkları olan adamlara sinsi değil salak veyahut mal oç deyip geçeriz.
ayrıca oasis'in britpop'un en büyük konfor alanı olması gibi bi saçmalık var. boş küme onlar.
midi ablanız olarak sözlüklerde kaos oluşturma yollarını sizinle paylaşmak istiyorum... sizler benden çok daha önce sözlüklerde insan avı yapmış insanlarsınız, ne haddime elbette ama yine de kaos çıkarmak isteyen ama nasıl yapacağını bilmeyen 1-2 yazara yararım dokunursa ne ala...
öncelikle ilk adım asla doğrudan saldırmıyoruz. sol karede dominant olan iki yazar grubunu gözmüze kestiriyoruz, ister fake, ister kendi hesabımızla a grubunun açtığı bir başlığı, b grubunun bir cümlesini bağlamlarından koparıp cımbızlıyoruz... ufak tefek nifak tohumları ekmemiz lazım... misal, ''x yazar, y için vizyonsuz mu dedi bana mı öyle geliyo tövbeler olsun ashdasjndas'' gibi... bu küçük gibi gözükse de ileride karşımıza mutlaka çıkacak...
ikinci adımımız en sıkıntılı olanlardan birisi ama yapması çok zevkli. tutkuları yönetmemiz lazım arkadaşlar... b grubundan ezik ama sesi çok çıkan bir yazarı gözümüze kestiriyoruz... a grubunun açtığı genel bir başlığın altına bu ezik adamın kullandığı spesifik bir kelimeyi veya kalıbı yediriyoruz... sonra kışkırtmak istediğimiz adama atıyoruz, "kanka a grubu seninle dalga geçmek için özel başlık açmış galiba, şuna baksana yaptıkları ayıp ama...'' diyoruz, hop mağduriyet ve en az 30 tanımlı kaos.
daha sonrasında sözlüğü biraz paranoyaya sürüklememiz lazım, unutmayın insanlar en büyük hatalarını paranoya etkisindeyken yapıyo... bu adım için hiç kasmaya gerek yok, gece 02:00 - 03:00 sularında, yani moderasyonun uykuda, yazarların da alkollü ya da uykusuz olduğu o kırılgan saatlerde harekete geçiyoruz.
sözlükte bomboş, alakasız bir başlık açıyoruz ya da var olan bir başlığın altına öyle bir girizgah yapıyoruz ki görenin kanı çekilsin... "sinsi yazarların kendi aralarında kurduğu gizli telegram grubunu hakkında veya "sözlük kaosunu izleyip dalga geçen sinsi grup'' gibi... birileri birileriyle dalga geçiyor ve bu hiç hoş değil, biz sizin eğlenceniz miyiz amınıza koyduklarım temalı... bu yemi attığımız an ne oluyo biliyo musunuz? kendini bir bok sanan, birilerinin arkasından iş çevirdiğini ya da arkasından dümen döndüğüü düşünen ne kadar yazar varsa hepsi panik krizine giriyo. kimse isim bilmediği için herkes birbirinden şüphelenmeye başlıyo...
o karmaşada ya bir grup diğer gruba saldırıyo ya da mutlaka bi günah keçisi ortaya atılıyo... mutlaka zayıf olan birisini içlerinden elemek zorunda kalıyolar...
oldu da bir şekilde kavga başladı ama hafif mi ilerliyo? bir şekilde olayı büyütmek ve kesinlikle uzun savaş mı istiyoruz? bu en güzel olan kısım işte...
kavgayı başlattıktan sonra sakın taraf tutmuyoruz, eğer olur da taraf tutarsak en başta elenmiş oluyoruz arkadaşlar... eğer ben taraf tutarım diyorsanız okumayın bunu.
neyse, nerede kaldık? ha tmm. hemen fake bi hesapla araya girip son derece makul ve uzlaştırıcı görünen bir entry atıyoruz ortaya, "arkadaşlar yapmayın, iki taraf da sözlüğün değeridir, x bey de y hanım da haklı noktalar söylüyor ama x beyin üslubu biraz sert olmuş sanki..." diyerek tarafsız gibi görünüp hafifçe bir tarafın üslubuna laf çarptığımız an kavga boyut değiştiriyo... bu sefer uzlaşmacı takılan fake hesabımıza ve karşı tarafa daha çok bileniyolar...
dördüncü adım ise tam olarak bu alevin üzerine benzin dökmek... en müthiş kısım... o uzlaştırıcı görünen entryden sonra ortalık iyice ısınmışken iki tane aşırı uçlarda zıt fake hesapla sahneye giriyoruz...
birinci fake hesapla inanılmaz agresif, kural tanımaz, orospu evladıyım ben diyen bir tonda yazıyoruz, ikinci fake hesapla ise aşırı duyar kasan, kuralları hatırlatan, elitist bir dille ona cevap veriyoruz. bu iki kurgusal karakterimizi başlık altında birbirine öyle bir sövdürüyoruz ki, dışarıdan izleyen ve kavgayı uzaktan seyreden pasif yazarlar dayanamayıp saf tutmaya başlıyo...
moderasyonun toplu ban atması kaçınılmaz olan senaryomuzdaki 5-10 dakikalık o kaos günlerce konuşulacak bi efsaneye dönüşüyo, sigaramızı yakıp izliyoruz olanı biteni... moderasyon ufukta görününce de kendi asıl temiz hesabımızla son derece ağırbaşlı, aşırı kaliteli, felsefi ve sözlük elitizmine yakışan bir analiz entrysi patlatıyoruz...
"sözlük ortamının geldiği acınası seviye ve vizyonsuzluk" başlığı altında.
dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan birine bunu yapmanın insanlık suçu olduğunu düşünüyorum.
yani insanın zaten dikkat süresi pamuk ipliğine bağlı, sen bi de karşısına bergman koyuyorsun... ortada insanın dikkatini geri verecek zekice yazılmış diyaloglar, nefes kesen kamera hareketleri, renk paletinin içine düşüp kaybolunacak görsel bir şölen falan da yok... adamlar isveç'te oturup ruhsal çöküş yaşıyo, dehb'li garibanlar da ekrandaki perdenin evdeki perdeye benzeyip benzemediğini düşünüyo falan... iki insan oturmuş, yüzlerinde isveç'in bütün toplumsal çöküşünü taşıyarak birbirlerine bakıyo... allah bu insanların da, sinematografinin de, yönetmenin de, izletenin de belasını versin diyesi geliyo insanın...
bence bu işin ceza hukukunda bir karşılığı olmalı. dehb'si olan bir insanı hazırlıksız yakalayıp bergman'a maruz bırakmak, üstelik bunu entelektüel gelişim adı altında meşrulaştırmak kesinlikle suç kapsamına alınmalı. en azından filmin başında bir uyarı çıksın abi, bu yapım uzun sessizlikler, yoğun yüz ifadeleri ve izleyicinin kendi zihniyle baş başa kalmasına neden olabilecek sıkıcı sahneler içermektedir desin... yapın bunu yazık günah millete...
gözünü seveyim şu yeşil kırmızılı olan temayı kaldırın, bulgaristan'da ucuz bira içmelik pub'ın içine girmişim de sanki yan taraftaki sanayiden gelen lastik ve yanık kokulu adamla bacaklarıma bakarak bira içiyo gibi midem kalkıyo...
bu başlık dinlerken bizi eargasm eden müthiş şarkıların, şarkıları daha müthiş hale gitaran bas gitarlarına bir övgü niteliğinde rehber özelliği taşımaktadır.
sizler de basına aşık olduğunuz şarkıları lütfen paylaşmaktan çekinmeyin.
ilk sıramda sonic youth var. mildred pierce şarkısındaki bas için birilerini öldürmek istiyorum.
ikinci sıramda tool var. gerçi bunu bilmeyeni metrobüs çıkışlarında yakalayıp siktikleri için paylaşmasam da olabilirmiş pekala. yine de dursun burada.
üçüncü sırada herkesin bilmediği verve dönemi var... siz urban hymns bilir ve ancak o albümü dinlersiniz, size shoegaze çok gelir diyerek bu şarkıyı bırakıyorum
dördüncü sırada killers var... bu grubun vokali yakışıklı diye kaybediyo bu grup, o yüzden çok dikkat çekmiyo... alex turner gibi çirkin bişi olsaydı ortalığı dağıtırdı. https://www.youtube.com/watch?v=MQwu08Sc2vA
rahmetli anam bas gitarımı hediye aldığı gün tablarına bakarak ilk çaldığım bas şarkılarındandı... my bloody valentine, seni çok seviyorum aşkımsın... https://www.youtube.com/watch?v=nwfCoKNI5hs
areo hotah'ı henüz doğru düzgün tanıyamadığım için bir süre profilinde gezindim... ''ayıplan! nasıl dream theater sevmezsin...'' demesi üzerine fark ettim ki ne yazık ki dream theater seviyo... her yiğidin utanılacak bi davranışı vardır, neyse...
Areo Hotah nicki sebebiyle game of thrones sevdiği de apaçık... Fakat profilin derinliklerine indikçe asıl sürprizler bana selam aşkoooo diye bağırdı.... Kpop sevmediğini söylemesi kabul edilebilir ama bi yandan da o pürüzsüz Kpop erkeklerine karşı hafiften yükselmesi ve aradaki o kaçamak çekimi fark etmemle kendimi atlantisi anlatan girit vazosunu bulmuş arkeolog gibi hissettim...
Bu noktada bünyeye hafif bir gaylik, daha doğrusu queer bir aura enjekte edildiğini hissedip "Du baalım midi, bu çocukta Gregg Araki film sevdası da seziniyorum..." diye düşünmeden edemedim...
sonra kim olduğunu anladım... aklıma sylvia plath şiiri geldi, ''Sonra anladım sorunun ne olduğunu, ölümsüz olduğunu düşünüyordu.'' diyodu sylvia, böyle şeyler arada aklıma geliyo dehb var bende...
kendisi kim biliyo musunuz? lisa...
Kpop erkeklerine takılması, o yüksek enerji ve profilindeki o kaotik zıtlıkların uyumu, ''ben buradayım, kuralları da ben koyarım aşko...'' havası, üff... bu çocuk kesinlikle lisa...
arkadaşlar başka sözlükte bi süredir yazardım... orada küfür etmek yasaktı, her ne kadar herkes küfür ediyor olsa da ben kendimi dizginleyerek sözcüklerim hakaret boyutuna ulaşmadan frenlemeye çalıştım...
yine de bazen insanın küfür edesi geldiği için viktorya dönemi edebiyatında cinsellik anlayışıyla ifade etmek istedim kendimi... yok efendim fırtınalar, gök gürültüleri, vampir gibi üstüne yumulurum ha demeler, gecenin karanlığında pencereye vuran yağmur eşliğinde annelerle, dayılarla işlenen müphem günahlar...
bir noktadan sonra öfkemin kendisi bile yoruldu... karşımdaki yazara hakaret etmek yerine onun ruhunda onarılmaz yaralar açacak, nesiller boyu anlatılacak gotik korku öyküler yazmaya başladım...
inşallah burada böyle bir şey yoktur da gönül rahatlığıyla küfür etme hakkım olur ya.
şahsen moderatörlük yetkisi verilirse ilk icraatım bu vizyondur,
futbol ya da siyaset tartışan, masküleniteden her an can verecek yazarların entrylerini asla silmezdim ben, editlerdim... içlerindeki gizli, bastırılmış arzuları ve yüksek tansiyonu şıp diye entrylere dökerdim mesela...
''ben senin solcu politikanı...'' diye başlayan bi entryi komple editleyip sevişmeyle bitirirdim... kaos dolu başlıkları bir anda queer operaya dönüştürürdüm gibi hissediyorum... en nefret dolu adamı bile sonunda queer karakterin monoloğuna döndürürdüm...
sözlük paneli benim elimde adeta bir pedro almodovar setine dönüşürdü... o rahatsız edici morumsu mavi renginin yerini pembe alırdı mesela... yazar uçurma yok, ceza yok. toksik maskülenliği dozu artırılmış dramatik bir queer melodramla tedavi etme yöntemi var... hayalim...
gecenin üçünde o en sert, en pusuya yatmış futbol trolü bile ne olduğunu anlamadan hesabı kapatmadan önce sekiz paragraflık bir gay monoloğu döşemek zorunda kalırdı. kavgayı kazanan olmazdı ama sol çerçevenin tansiyonu yerini tutkulu bir kucaklaşmaya bırakırdı.
az önce başıma gelen olay. bayağı yaka paça attılar beni...
progresif metal'e sardığım bir dönem vardı, üçüncü gözümün açılması ve ortamlarda bilge olarak gezmek adına tool dinlemeye başlamıştım... progresif metal dinleyici kurulu mutlaka pain of salvation ve soen dinlemelisin, bunlar başlangıç için ideal, sen dinledikçe seviyeni yükselteceğiz diyerek öneri sundu bana...
bayağı sardı bunları dinlemek, ortamlarda ''progresif metal seviyorum...'' diyebiliyor ve rahat rahat tool tişörtlüyle yadırganmadan gezebiliyordum artık...
sonra dinleyici kurulu biraz çıtayı yükseltmeye karar verdi... önce beni riverside dinlemeye gönderdiler. bunu da atlattım. ardından opeth'in blackwater park albümünü önüme koydular.
burada biraz sabırlı ol, ilk dinleyişte anlamazsın dediler ama umursamadım pek, iki hafta boyunca anlamış gibi yaptım... çevire çevire dinledim...
sınav günü geldi çattı, albümü sorduklarında sonunda ''evet ya, özellikle atmosferi...'' diyerek kurtardım.
sonra sıra cynic'e geldi. burada işlerin ciddileştiğini anladım. artık müzik dinlemekten çok sınava hazırlanıyo gibi hissettim kendimi... kurul bana ''focus'u nasıl buldun?'' diye sorunca, ben de yüzümde hiçbir şey anlamamış ama anlamış gibi görünmeye çalışan bir ifadeyle ''çok katmanlı...'' falan dedim, süslü cümleler kurarak sıyrılmaya çalıştım... meğersem hepsi beni asıl sınava hazırlamak içinmiş...
sonra dream theater'ı önerdiler, 2 albüm koydular önüme. images and words ive metropolis pt. 2... ikisini de dinledim, soluksuz dinledim, tek bir saniye bile atlamadan, defalarca... dinlerken o kadar bunaldım, o kadar özümden koptum ve o kadar sürüklendim ki... yapamadım, sevemedim... sevmiş gibi davranacak cesareti bile bulamadım... ''buraya kadar midi, buraya kadar kızım... bu sana 3 gömlek üstün gelir, sen git radiohead dinle...'' diyerek tersledim kendimi...
progresif metal dinleyici kurulu da tersledi beni. attılar progresif metalden... en çok da içimde atheist kaldı, grubu bir kere bile dinleyemedim sınavı geçemediğim için... o kadar da merak ettim ki anlatamam size...
var böyle bi hayalim, sahiden bunu neden yapmayayım ya?
bir yazarın başlığa ilk entrysini girmesi, bir başkasının ilk favını atması, moderasyonun henüz kimsenin başını ağrıtmamış olması... tüm bu olan biteni kamerayla değil, titreyen bir el kamerasıyla çekeceğim... henüz kimsenin kimseye bilenmediği, herkesin birbirine karşı ölçülü ve nazik davrandığı o ilk günleri belgelemek istiyorum. ileride yaşanacak bütün rezilliklerin, bugün son derece masum görünen bu anların içinden çıkacak olması fikri çok hoşuma gidiyo...
arada moderasyonun yazarlarla samimi olmaya çalıştığı anları da kaydedeceğim... ilk günlerin o yapmacık yakınlığını, herkese eşit mesafede duruyormuş gibi yapılan açıklamaları, henüz kimsenin kimseye ayrıcalık tanındığını düşünmediği o tatlı dönemi... en sevilen dönem bu oluyor çünkü... el kameram hepsini olduğu gibi kaydedecek... moderatörlerden biri bi yazara aşko diyecek, diğeri bir başkasının entrysine fav atacak, belki topluca bir başlığın altında şakalaşacaklar, gülüşecekler, arada cringe şeyler çıkacak ortaya falan... ben de hiçbir şey söylemeden çekmeye devam edeceğim... çünkü biliyorum, aradan bir sene geçince bu görüntüleri izlemek bambaşka bir deneyime dönüşebilir hepimiz için... en kötü ben izleyip sanatımla övünürüm...
bugün yazarlarla aynı masada oturuyormuş gibi davranan insanların yarın masanın kendilerine ait olduğunu hatırlatacaklar... işte o pis, o lanetli gün geldiğinde kimseye bir şey söylememe gerek kalmadan o dönem olan biteni ilk günlerdeki filmimle yan yana koymak yeterli olacak...
dogme 95'in ruhuna uygun olarak müzik yok, dramatik ışık yok, dış ses yok. yalnızca ekran ışığıyla aydınlanan nickler, mekanik klavye sesleri ve gecenin bir yarısı yazılmış komikli entryler... ileride kimsenin kimseyle aynı başlık altında görünmek istemediği zamanları düşününce bu günlerin değerini daha iyi anlayacak izleyenler...
ben fransız yeni dalgası düşmanıyım arkadaşlar... bu sıkıcı ve yapay akıma utanmadan devrim diyorlar, ben de devrimin karşısında karşı devrimci olarak bekliyorum senelerdir... evet ben kötü film izlemeyi seviyorum ama en azından kötü filmin kötü olduğuna dair aramızda sessiz bir mutabakat olsun istiyorum... godard, Truffaut, chabrol... hiç sevmem...
ayrıca tarantino'nun diyaloglarıyla entelektüel orgazm yaşayanlardan da, david lynch filmi izleyip iki gün sonra her gördüğü insana bilinçaltı analizi yapanlardan da hazzetmiyorum... öldürmek istiyorum hepsini... lynch'in kendisiyle bir problemim yok, adamın etrafında oluşan ve her sahnenin içine üç katmanlı anlam gömen fan kitlesiyle problemim var... vurucam lan hepinizi....
yeni bir sözlüğün ilk lore'unu oluşturmak diye bir mesele var arkadaşlar. henüz kimsenin kimseye bilenmediği, eski kavgaların ve kapanmamış hesapların bulunmadığı o masum günlerde bir yerlerden başlamak gerekiyor...
bugün son derece sıradan görünen bir entry'nin üç ay sonra yaşanacak bir iç savaşın başlangıç noktası olabileceğini kim bilebilir? düşününce bile heyecanlandım allah kahretsin...
belki şu an bir köşede son derece normal görünen bir yazar, ileride bütün sözlüğün kaderini değiştirecek o entry'yi girmek üzeredir. belki iki kişi henüz birbirini tanımıyor ama ileride birbirlerinin bütün entrylerini ezberleyecekler. belki de şu an kimsenin dikkatini çekmeyen bir başlık, yıllar sonra sözlük tarihinin en karanlık olaylarının başlangıcı olarak anılacak.
bence yepisyeni bir sözlükte yazmanın en güzel tarafı bu... geçmiş yok, lore yok, kimsenin kimseye anlatacak bir husumeti yok. her şey sıfırdan başlayabilir. sonra bir bakmışsın, birinin attığı fav yüzünden ittifaklar kurulmuş, üç ayrı cephe açılmış, moderasyon olağanüstü hal ilan etmiş...